Subscribe Us

header ads

Uyduruk Kürtçü Tarih Saçmalıkları

Uyduruk Kürtçü tarih saçmalıkları
Peki, bu Kürtçülerin izledikleri üçkağıt politikası nedir? Soy avında kendileri hakkında hiç denecek kadar az veya çok az bilgi olup bu nedenle rahatça
kullanabilecekleri halkları ”ata” olarak seçmeleri…
Yalan yanlış teoriler üretebiliyorlar. Çala kalem, akıllarına ne gelirse “Kürt tarihi” adı altında piyasaya sürüyorlar. “Ben yazdım oldu”ya getiriyorlar. Nasıl olsa eldeki bilgi yetersizliğinden dolayı bu halkların etnik kökenlerinin istismar edilmesi son derece kolay olabiliyor. Nitekim, Şerefhan Ciziri adlı Kürtçünün söylemi konu ile ilgili çok önemli ipuçları veriyor.
Kürtçü tarih = Kepâzelik
İnsan, yaşadığı süreç boyunca, ancak yaşadığı dönemin olaylarını bilebilir. Geçmişte, yaşamasının mümkün olmadığı olayları bilebilmesine olanak yoktur. Bütün bunları, geçmiş dönemlerin olaylarına ışık tutan tarih, etimoloji, söylencebilim, arkeoloji, etnoloji gibi bilim dallarına dayanarak öğrenebilir. Bu bilim dalları da geçmişten kalma belgelere, arkeolojik buluntulara, dilsel ya da folklorik malzemeye, söylenceye veya bunlara benzer maddi delillere dayanarak geçmişin olayları hakkında açıklamalar getirir. Ancak bu açıklamalar kaçınılmaz olarak belli bir subjektifliği de içerirler.
Ama tabii ki, subjektifliğin de bir ölçüsü olmalıdır.
Kürtçülerde ise bu subjektivizm, bütünüyle kepâzelik noktalarına taşınmıştır.
Antik Çağdaki tüm Ön Asya uygarlıklarını inanılmaz bir açgözlülükle, cehâletle ve hiç utanmadan kendilerine mal etmeye kalkışmışlardır.
Bu tarihî dönemde, nerede Kürt ismini çağrıştıran bir halk, devlet, kral veya Tanrı adı varsa ya da kendilerine ait olduklarını iddia ettikleri coğrafyada ne kadar devlet ortaya çıkmışsa, hemen hemen hepsini sahiplenmişlerdir. Ksenephon’un “On Binlerin Dönüşü” adlı eserinde dağlık alanda yaşayan “Kardoukhoi” adlı savaşçı bir kavmin adı mı geçmiş, haydi hep birlikte “Kürt” adına benzeyen bu kavmin üstüne atlamışlardır. Bir başkası çıkmış, yine isim ve coğrafya benzerliğinden hareketle “Gutiler”i Kürtlerin atası yapmış, bir diğeri ise Selefkos’un birliklerinde savaşçı ve sapancı olarak da yer almış olan “Cyrtiiler”i, Kürt adını çağrıştırması nedeniyle “ata” olarak ilan etmiştir. Kimisi de, Tori’nin yaptığı gibi Kardumiaş Tanrı adını “Kürt” adını anımsatıyor olması nedeniyle Kürt birliğini sağlayan simge olarak sahiplenmiştir.
Bakmışlar, Zağroslar’ın yüksek yaylalarında “Lulu” adında yaşamış bir kavim var, orası oldum olası Kürtlerin yurdudur deyip haklarında hiç denecek kadar az bilgi olan Luluları bir kalemde “Kürt Lulular” olarak piyasaya sunmuşlardır.
Kürtlerin Ata arayışları
Bakınız, “Kürtçü Heredot” Cemşit Bender’in “sayısız ataları” arasında yer alan ve önüne “Kürt” sıfatını eklemeyi özellikle ihmâl etmediği “Kassitler”i “Kürt” yapan kanıtlar nelermiş;
1) “Kassitler”in Tanrılarından biri olan “Huza”nın Kürtlerde “Huda” olması.
2) “Kassitler”de “ea” olan suyun Kürtçede “av” olması.
3) “Kassitler”in Tanrıçası olan “Sin”in Ahmet Hani’nin Mem ve Zin’inde Mecnun’un Leyla’sı olarak simgelenmesi.
Evet! Hepsi bu kadar… Güzel de, “Huda” ve “Av” Farsça kelimeler… Buna ne diyeceğiz? O zaman demek ki, “Kürt Kassitler” Kürt değil Farsîymişler. Bununla ilgili araştırmacı Ali Rıza Özdemir şunları yazmış; “(…) Sadece birkaç kelime üzerinden geçmiş kavimlerin kökenleri açıklanamaz… Öyle olsa idi, Kassitlerin ve Mittannilerin mabutlarının adı olan “Turgu”nun Türk olduğunu ve bu Türk’ün ‘Kürtlerin Tanrısı’ olduğunu iddia etmemize ne engel olabilirdi?…”
Yine, Kürtçülerin hepsinin tanıdığı Kürdolog Bazil Nikitin bu konuda şunları söylüyor; “Coğrafi deyimlerdeki raslantısal bir ses uyumuna dayanan, az çok zekice yapılmış bir karşılaştırma hiçbir şekilde çözüm vermez…”
Şimdi Kürtçü Tori’nin “Ata halklarına” bir göz gezdirelim! O, Kürtlerin kökenlerini âri orijinli 9 toplulukla temellendiriyor. Onlarda şunlarmış: Lulular, Gutiler, Kassiler, Nairiler, Urartular, Mannailer, Medler, Hurriler, Mittaniler.
Botan Ahmedi adlı Kürtçüye göre de, Kürtlerin kökeni yine Antik Çağa dayanıyormuş ve Gutiler, Lulular, Kassitler, Mitanniler, Haldiler (Urartular), Medler, Subariler, Nayriler, Kardular hep birer Kürt devletiymiş.
Cemşit Bender de “Kürt Tarihi ve Uygarlığı” adlı kitabında benzer bir yaklaşımla Gutileri, Kassileri, Mittanileri, Hurrileri, Urartuları vs. Kürtlerin ataları olarak göstermiş.
El insaf be birader! Başkalarının hiç “ata”sı olmasın mı?! Hepsi sizin mi?…
Siyasal Kürtçüler işte böyledir. Yalan üzerine kurulmuş “Kürtçü tarih yazımında” “Bozacının şahidi şıracı” orta oyununu oynamaya bayılırlar. Hepsi, tarihi tahrif ederek olmayan atalarını hep aynı kavimlere endekslerler ki, ortak bir “ata portföyü” oluşturabilsinler.
Esasında bizim bu kadar kavme razı olmamız lâzım! Çünkü, Mehmet Emin Zeki ile Ağrı isyanını yöneten Yüzbaşı İhsan Nuri’ye kalsaydık yanmıştık. Baksanıza, onlara göre kimler Kürtlerin “ataları” imiş; Sümer, Subar, Asur, Guti, Lulu, Kusi, Kasit, Mitani, Nayri, Muşki, Halti, Mannai, Urartu, Cyrtii, Kimmer, Saka, Kardu, Med, Pers, Sasani vs. tüm kavimler…
Uyduruk tarihin çıkışsızlığı
Yeni kuşak Kürtçüler ne yapmış? Sümerler, Asurluları, Sakaları (İskit), Perslileri, Sasanileri listeden çıkarmışlar. Neden? Aksi halde bombaları feci şekilde patlayacaktı da ondan! Bir kere Sümerleri işin içerisine katarlarsa biliyorlar ki; her ne kadar Faik Bulut ve Şerefhan Ciziri gibi Kürtçüler inanılmaz câhilce görüşler ileri sürerek Sümerlerin Türklerle bağını kesmeye çalışsalar da, Sümerlerin Türk kökenli olduklarına dair çok sayıda saygın biliminsanı tarafından son derece kesin ve net kanıtlar ortaya konduğu için bu durumda başlarına büyük iş almış olacaklardı. Çünkü, o zaman Kürtlerin kökeni düşman oldukları Türklüğe bağlanacaktı. Böyle olunca da hem efendileri olan sömürgeciler hem de taşeron olarak kendileri “ayrı bir millet” oldukları tezini ileri süremeyeceklerdi. Ayrıca, elde çivi yazılı tablet şeklinde o kadar çok arkeolojik kanıt var ki, millete sahte atalarını Sümerler diye yutturmaları da mümkün olamayacaktı.
Aynı arkeolojik kanıtlar Asurlular, Persliler ve Sasaniler için de geçerlidir. Çünkü, herkesin de çok iyi bildiği gibi Asur tabletleri bugün, bırakın kendi tarihlerini, Mezopotamya ve civar coğrafyanın tarihinin bilinmesinde de en önemli kaynak olarak kullanılmaktadır. Üstüne üstlük, Asurlular Hint Avrupalı da değillerdir ve yine günümüzde Ortadoğu’da Asur kökenli bir halk varlığını sürdürmeye devam etmektedir. Demek ki, Asurlulardan da bir şey ütemeyeceklerdir.
Persliler ve Sasaniler deseniz, onun da tehlikesi vardır. Bu tehlike de şudur! Bu durum, Kürtlerin “ayrı bir millet” değil, Fars kökenli oldukları sonucunu doğuracaktır. Haliyle, bu da onların işine gelmeyecektir.
Saka-İskit soyuna bağlansalar, Sümer’deki risk burada da ortaya çıkacaktır. Yani, ağırlıklı olarak Asyatik kavimlerden oluşmuş İskit-Saka harmanı, onları Türklüğe bağlayacağı için bu alternatifi de özellikle dışlamışlardır. Hatta o kadar ki, duayenleri Kürdolog Minorsky, Kürtlerin kökenini önce Med-İskit daha sonra sadece İskit teziyle açıklayıp, İskitleri İranî bir kavim olarak gösterse de bu onlara yetmemiştir. Çünkü, risk vardır. Minorsky, İskitleri İranî bir kavim olarak sunmaktadır fakat bugün İskitlerin Türk aşiretlerin de içinde bulunduğu bir konfederasyon olduğu şeklinde ileri sürülen tez daha bir ağırlık kazanmış durumdadır. Bu yüzden, Kürtlerin Türklüğü konusundaki en ufak bir risk dahi onları rahatsız ettiğinden dolayı Sakaları (İskit) listeden çıkarmaları gerekmiştir. Dolayısıyla Medlere dört elle sarılmışlar ancak İskitleri es geçmişlerdir.
“Kürt tarihi” baştan ayağa uydurmadır
Peki, bu Kürtçülerin izledikleri üçkağıt politikası nedir? Soy avında kendileri hakkında hiç denecek kadar az veya çok az bilgi olup bu nedenle rahatça kullanabilecekleri halkları “ata” olarak seçmeleri… Böylelikle, bunlar üzerinde istedikleri gibi oynayabiliyorlar. Yalan yanlış teoriler üretebiliyorlar. Çalakalem, akıllarına ne gelirse “Kürt tarihi” adı altında piyasaya sürüyorlar. “Ben yazdım oldu”ya getiriyorlar. Nasıl olsa eldeki bilgi yetersizliğinden dolayı bu halkların etnik kökenlerinin istismar edilmesi son derece kolay olabiliyor. Nitekim, Şerefhan Ciziri adlı Kürtçünün şu söylemi konu ile ilgili çok önemli ipuçları veriyor; “…Kürtlerin tarihi ile ilgili şu an söylenecek şeyler çok sınırlıdır. Ama buna rağmen bölgenin tarihi ile ilgili önemli temel taşları vardır. Bu temel taşları toplamak ve bunlardan bir yapı inşa etmek sürecinde,en önemli rolü, tarihi belgeler değil tarihi anlayışlar ve teoriler oynayacaktır…”
Nasıl da kendi ağızlarıyla yakalanıyorlar! Ne diyor Kürtçü? “Kürtlerin tarihi ile ilgili bilgiler sınırlıdır (esasında hiç yoktur). O yüzden, tarihi belgelere dayanmayan (dolayısıyla da bilimsel dayanağı olmayan) teoriler (yani yalan yanlış bir tarih) üretilmesi gerekmektedir.” İşte bugün Kürtçülerin yaptığı da budur. Özellikle, kendileri hakkında çok az bilgi sahibi olunan halkları seçip onlar üzerinde spekülasyonlar yaparak ve teoriler üreterek kendilerine sahte bir soy ağacı oluşturmak…
Kürtçülerin ırkçılığı
Bu Kürtçüler bir de kendilerini illâ ki Hint-Avrupa ırklı göstermeye çabalarlar. Asyatik bir kavim olmayı hiçbir şartta yeğlemezler. Bunun iki nedeni vardır: Birincisi Türklükle bağlarını kesmek, ikincisi ise aşağılık komplekslerinden kaynaklanan üstünlük oluşturma duygusudur. Yani, “biz Avrupalıyız” demek isterler. Sömürgeciler de zaten onlara kendilerini kullanabilmek için o gazı vermiştir: “Siz bizdensiniz, üstün âri ırktansınız, bizim sözümüzden çıkmayın, biz de sizi bizden olduğunuz için koruyacağız ve Büyük Kürdistan’ın kurulmasına yardımcı olacağız.” diye. Esasında onların Hint-Avrupalılıkları da sadece dillerindeki Farsça kelimelerden kaynaklanmaktadır. Nitekim duayenleri Minorsky de; “Kürtlerin İranî kavimlerden sayılması ırkî olmaktan ziyade, dil ve tarih mûtalâlarına dayanmaktadır.” demektedir. Yani, onların âriliklerini sadece kullandıkları dile (daha doğrusu dilin bir kısmına, çünkü o dilin içerisinde Arapça ve Türkçe de vardır) ve tarihe bağlamaktadır. Ama gerçekte dil ve tarih mütalâları da onların Hint-Avrupalı olduklarını göstermez. Bunun en güzel örneğini Subarlar, Hurriler ve Urartularda görürüz. Hamit Zübeyr Koşay “Erzurum’un Dip Tarihi” kitabında Artur Ungrad’ın “Subartu” adlı eserinden şöyle bir alıntı yapmış; “Subar, Yukarı Mezopotamya’da yaşayan ve buradan yayılan Hind-Avrupalı veya Sami olmayan, bitişgen dil kullanan medeni bir kavme Sümerlerin verdiği bir addır…” Bu kavim, Hititlerce Hurri diye adlandırılıyor ve Urartular da Hurricenin ve Subarcanın bir şivesini kullanıyorlar. Yani, bu üç kavim akraba oluyorlar ve birbirlerine benzer bir dil kullanıyorlar. Bu dil aynı zamanda “bitişgen dil” sınıfına giriyor. Bitişgen olduğu içinde Hint-Avrupalı ve Sami olamıyor. Başka bir ifade ile Asyatik, daha doğrusu Türkçe ile ilişkili oluyor. Alman filologlarından E. Forer de Hurri dilini “Türkoid” bir dil olarak kabul ediyor. O zaman, Kürtçü uydurmasyon tarih yazarına sormak lazım! “Sen nasıl oluyor da, Asyatik Bitişgen dil kullanan Subarları, Hurrileri, Urartuları kendi atan ve Hint-Avrupalı olarak lanse ediyorsun?” Eğer onları atan olarak kabul ediyorsan, demek ki sen, “Hint-Avrupalı” değil, Asyatik, büyük ölçüde de Turanî bir kavimsin!”
Gelelim Gutilere! Kürtçülerin duayenlerinden Bazil Nikitin de Gutilerin elde bulunan 21 kral adının Hint Avrupalı karakter taşımadığını ileri sürüyor. Andre Parrot ise bu kavmin Orta Asya’dan geldiğini, önce Van ve Urmiye gölleri arasında göründüklerini ardından Mezopotamya’ya indiklerini ve at kültürünün Mezopotamya’ya onlar tarafından getirildiğini söylüyor. Alman dilbilimcilerden E. Forrer başta olmak üzere, G. Conteneau, Fr. Hommel ve B. Landsberger gibi Doğubilimciler de Gutilerin Orta Asya kökenli olduğunu ifade ediyorlar. Hele Landsberger’in şu ifadesi çok mânidar; “Tarihte Türklerle en yakın surette münasebettar olan, hatta aynıyet gösteren kabile Gutilerdir.”
O zaman, ey Kürtçü!.. Sen Gutileri “ata” olarak seçmişsen Hint-Avrupalı değil Turanî bir kavim olduğunu da baştan kabul ediyorsun demektir.
Aynı soru işaretleri Medlerle ilgili olarak da ortaya çıkıyor. Örneğin Kürtçülük destekçilerinden D. N. Mac Kenzie bile Kürtçenin Med dilinden geldiğine dair henüz sağlam kanıtlar olmadığını belirtiyor. Yine, kendi alanında otorite olan M. Oppert, Med etnik teriminin “vatan” ve “ülke” manasındaki Türkçe “mada”dan türediğini, Med kral adlarının Aryanileşmiş Turanî adlar olduklarını, Heredot’un verdiği Med aşiretlerinden en az ikisinin de Turanî adlara sahip bulunduğunu ve Medlerin Turanlı kavimlerden sayılması gerektiğini iddia ediyor. Keza, Fransız asıllı biliminsanı Lenorman’ın bilgilerini temel alan Nyfalvy de Medleri Turanlı bir kavim sayıyor.
Demek ki, Kürtçülerin köken konusunda en güvendiği “Med” dağları da o kadar güvenilir değilmiş.
Aynı kolaycılık Mitanni konusunda da göze batıyor. Bunların Tanrı ve kral adlarının Hint-Avrupalı karakter taşıması sorgusuz sualsiz Kürtçüleri heyecanlandırıyor ve atalar listesine Mitannileri de ekliyorlar. Doğruluğu tartışmaya açıkta olsa Grousset bu konuda şunları söylüyor; “… Aryanilere mensup teşkilatçı aristokrat bir zümre Hurri halkını idare etmiştir…” Fakat, bu aristokrat zümrenin “Kürt” olabileceğini gösteren hiçbir kanıt bulunmadığı halde Kürtçüler nerede “Aryan” bir zümre veya halk görseler bunları kendilerine mal etme arsızlığını burada da göstererek Mitannileri de ataları arasına katıyorlar.
Sentez değil artıksınız!
Kürtçülerin tarih yazarlarının Şark kurnazlığı bu kadarla da bitmiyor. Sadece tüm Antik Çağ halklarını ve Ön Asya coğrafyasını sahiplenmekle kalmayıp ekstra garantiler de üretiyorlar. Duayenleri Minorsky dedi ya; “Sistemli tetkikler, Kürt adı ile örtülen bir tabaka altında birçok eski kavimlerin varlığını ortaya çıkaracaktır.” diye, hemen kılıçlarını kuşanıp başlıyorlar bu ifadeden hareketle teoriler üretmeye. Böylelikle, yukarıda dile getirilen uydurmasyon ataları konusunda itirazları karşılayamayacak noktalara geldiklerinde cevaplarını da hazırlamış oluyorlar. Bu durumda da diyecekler ki; “Biz Kürtler, zaten bir senteziz!..” Yani, bu itirazlar karşısında tıkandıklarında, anında tüm sahiplendikleri kavimlerden arta kalanların meydana getirmiş olduğu “sentez bir millete” dönüşüverecekler. Kürtçü Şerefhan Ciziri bu konu hakkında şunları söylüyor; “Kürtler her yönüyle bir sentezdir. Bölgede yaşamış ve uygarlık kurmuş halklar ile Hint-Avrupalı boyların birleşiminden teşekkül eden Kürtler, her iki temel kategorinin izlerini taşır.”
Bu kadar açgözlülüğe de vallâhi şapka çıkarılır. Baksanıza, adamlar “kavim artıklarını” bile kimseye yar etmek istemiyorlar. Kısacası, her eleştiri ihtimaline karşı bir teori geliştiriyorlar.
Yazar Ali Rıza Özdemir’in araştırmasına göre, Kürtçü tarihçiler Medlerden sonra Kürtlerin medeniyet tarihini “her ne hikmetse” birden kesivermişler. Bunun nedenini de yazar şöyle açıklıyor; “…Medlerden sonra bölge tarihi gayet iyi bilinmektedir ve oraya hâkim olan halklar tanınmaktadır…” Arkasından ekliyor; “… Bu tarih bilinmeseydi, daha ne yeni tarih senaryoları dinlerdik, varın bunu da siz tahmin edin!..”
Bu Kürtçü tarihlerde ayrıca Medler dağıldıktan sonra dağlara çekiliyorlar ve medenî bir vasfa sahipken yeniden göçebeliğe dönüyorlarmış.
Allah aşkına böyle bir saçmalık olabilir mi? Yüzlerce, belki de binlerce yıllık süreç içerisinde medeniyet yaratmış bir kavim, birdenbire tüm medenî ve şehirli yaşamının birikimlerini veya yaratılarını bir anda unutup daha önceki bir evre olan göçebeliğe geri dönüş yapabilir mi? Bu olacak şey mi? Ama, Kürtçü uydurmasyon tarih yazıcılarına göre her şey olabilir. Nasıl olsa, tarihin o dönemleri yeteri kadar karanlıktır. Bilen de yoktur, eden de…
Kürtler ancak kendilerini kandırır
Bu uyduruk tarih yazıcıları, ne yaparlarsa yapsınlar güneşi balçıkla sıvamaya muvaffak olamayacaklardır.
Ali Rıza Özdemir Beyin araştırmasındaki bir alıntıda özetle şöyle deniyor; “Eski kaynaklarda Kürt kelimesini bulmak, Sibirya ormanlarındaki veya Urallardaki kabileler hakkında bilgi bulmaktan daha zordur… Kürtlerin kendi kaynakları ise kısaca ‘yoktur’. Üstelik Kürtlerin yaşadığı bölge, Eskiçağdan günümüze en fazla yazının kaldığı, çeşitli dillerden milyonlarca tabletin bulunduğu bir bölgedir. En azından yüksek Asur ve Süryani kültürleri Kürtlerle aynı bölgeyi paylaşmaktadır. Milyonlarca belge içinde bir tanesinin Kürtlerden bahsetmesi beklenemez mi? Olmadı Mısır, Anadolu, İran medeniyetlerinde bunların ismi geçmeliydi. Bu da olmadı, Yunan ve Roma kaynaklarının Kürtlerden bahsetmesi gerekirdi. Heredot’un ölümsüz eserinde ya da Orta Asya içerisindeki köylerden ve kabilelerden bahseden Ptolemaios veya Strabon’un eserlerinde adları yer almalıydı. Hiç olmazsa, Ortaçağ’ın başlarında yazılıp günümüze ulaşan büyük hacimli Ermeni ve Gürcü kroniklerinde isimleri var olmalıydı…” Ama hiçbir çağda ve tarihi belgede “Kürt” adına rastlanamıyor.
Araştırmacı Ömer Özüyılmaz da bu konuda özetle şunları söylüyor: “Hıristiyanlığın ilk yayıldığı yerler öncelikle Ön Asya’dır. Birçok halk (Rumlar, Ermeniler, Süryaniler, Keldaniler, Araplar vs.) Hıristiyanlıkla münasebete girerken, Hıristiyan misyonerlerin Kürtlerle karşılaşmaması ve hiçbir Hıristiyan kaynağında Kürtlerden bahsedilmemesi onların 3.ve 4. yüzyıllarda bile Ortadoğu’da olmadığının en önemli göstergesidir.”
Çok doğru olan bu tespite göre, bırakın Antik Çağı, MS 3. ve 4. yüzyıllarda dahi Kürtlerden bahseden kayıtlara rastlanılmıyor.
Nasıl işse yine, sözde Kürt yurdu ilan edilen geniş coğrafyadaki binlerce yıllık süreçteki hiçbir tarihi eserde de Kürt adı geçmiyor.
Bu durumda Heredot Cemşit, istediği kadar “Kürt Kassi”, ”Kürt Mitanni”, ”Kürt Med” devleti desin, ancak câhil cühelâyı kandırabilir.

Yorum Gönder

0 Yorumlar