RUMELİ'DE SARI SALTUK'UN İZLERİ VE OHRİ’DEKİ  SVETİ  NAUM / SARI  SALTUK  ZİYARETGÂHI Prof.Dr. Şükrü Halûk Akalın Sar...

Rumeli'de Sarı Saltuk İzleri

Yazar | Nisan 17, 2007
RUMELİ'DE SARI SALTUK'UN İZLERİ
VE
OHRİ’DEKİ  SVETİ  NAUM / SARI  SALTUK  ZİYARETGÂHI

Prof.Dr. Şükrü Halûk Akalın

Sarı Saltuk, Anadolu ve Rumeli'nin fethi esnasında gazalara katılan, cengâverliği ve velayeti ile daha yaşarken efsane­vî bir şahsiyet haline gelen bir Türk kahramanıdır[1].  Hayatı etrafında oluşan menkıbelere diğer gazi ve velilerin  menkıbe­le­ri de karışmıştır. Bu sebeple Sarı Saltuk'un gerçek hayatı ile ilgili bilgileri elde etmek son derece güçleşmiştir. Tarihî kaynaklarda yer alan Sarı Saltuk ile ilgili bilgiler Sarı Saltuk'un gerçek hayatını ortaya koyacak nitelikte değildir[2]. Gerçek hayat ile menkıbevî hayat iç içe geçmiştir. Üstelik tarihî kaynakların Sarı Saltuk hakkında verdikleri bu bilgilerin bazan birbiriyle çeliştiği de görülmektedir[3].
Sarı Saltuk'un destanî şahsiyeti ile ilgili bilgileri çeşitli menakıpnamelerde[4] ve velayet­nâ­melerde[5]bulabilirsek de hiç şüphesiz bu konuda en önemli kaynak, doğrudan doğruya Sarı Saltuk’un hayatını konu alan Saltuk-nâme adlı eserdir. Ebül­hayr Rumi adındaki bir yazar Cem Sultan’ın emri üzerine Anadolu ve Rumeli’yi adım adım dolaşarak Sarı Saltuk’a ait menkıbeleri toplamış ve üç ciltlik bir eser haline getirmiştir. Eseri tahminen 1480 yılında tamamlamıştır.
Saltuk-nâme'ye göre Sarı Saltuk'un asıl adı Şerif Hızır'dır[6]. Şeceresi ise Hz.Muhammed'e ve Hz.Ali'ye dayanmaktadır[7]. Bu sebeple, eserde kahramanımı­zın Şerif, Şerif Hızır, Server, Saltık, Sarı  Saltık  adlarının  yanı  sıra  Seyyid adı ile de anıldığı görülmektedir. Babasının adı Hasan'dır.  Şerif  Hızır, üç yaşındayken babasız kalır. Şerif'in yetiştirilmesi işini Seravil adındaki bir lala üstlenir[8]. Kısa sürede ata binmeyi, ok atmayı, kılıç kul­lan­mayı öğrenen Şerif Hızır, Türk destanlarındaki alp tipinin önemli bir örneğini teşkil eder.
Şerif Hızır'ın Saltuk adını alışı ise bir geleneğe dayanmaktadır. Bu gelenek, kişinin gösterdiği kahramanlık sonucu ad almasıdır. Dede Korkut Kitabı'nda örnekle­ri­ni gördüğümüz ad alma-ad verme olaylarının[9] benzerleri Saltuk-nâme'de de yer almak­­tadır. Kahramanımıza Saltuk adını, savaşta yendiği Alyon adlı bir düşmanı  vermiştir. Müslüman olan Alyon'un adını da Saltuk, İlyas olarak değiştirir[10]. Bu ad verme olayı dışında eserde geçen diğer ad verme olayları Saltuk'a yenilerek Müslüman olan kişilere Saltuk tarafından bir Türk adı verilmesi ile ilgilidir[11].
Sarı Saltuk, bir destan kahramanında bulunması gereken bütün özelliklere sa­hip­­tir. Son derece güçlüdür, yüreğinde korkunun zerresi bile yoktur. Tek başına düş­man içine yanar od gibi girmekte, düşman kalelerini fethetmektedir. Aman  dile­yen düşmanına karşı ise merhametlidir. Saltuk-nâme'de, yiğitte bulunması gereken özel­lik­ler ok atmak, yazı yazmak, suda yüzmek ve yigitçe gezmek olarak sırala­nır­ken, Sarı Sal­tuk'un bu dört hünerde mahir olduğu özellikle belirtilir[12].
Bu özellikler dışında Sarı Saltuk'un olağan üstü güçleri de olduğunu Saltuk-nâme'de mübalağalı bir şekilde anlatılmaktadır. Çok uzaklarda aleyhinde söylenenleri işitebilmekte, oturduğu yerden bir kılıç darbesiyle bir başka diyardaki düşmanını öldürebilmekte, göz açıp kapayıncaya kadar bir diyardan bir başka diyara gidebilmek­te­dir. Düş­man­ları bir türlü Saltuk'u öldürememektedir; ok atarlar batmaz, kılıç vurur­lar kesmez, büyü yaparlar tesir etmez, suya atarlar boğulmaz, ateşe atarlar yanmaz. Bütün cinler ve melekler Sarı Saltuk'un  yardımcısıdır. Hatta bu cinlerden birisi ile ahiret kardeşi bile olmuştur. Düşmanları ise kâfirler, zâlimler, cadılar, devler, canavar­lar ve kötü cinlerdir.
Bütün bu özellikler göz önünde bulundurulduğunda, Sarı Saltuk'un alp-eren kişiliğinin yanı sıra, bazı menkıbelerde bir masal kahramanı kimliğiyle karşımıza çıktığı da görülmektedir.
Saltuk-name'ye göre Sarı Saltuk 99 yıl yaşamış, sonunda düşmanları tarafından  zehir­len­dikten sonra hançerlenerek şehit edilmiştir. Ancak, son nefesini vermeden önce kendisini zehirleyen ve hançerleyen düşmanını öldürmüştür.
Sarı Saltuk hakkında bilgi veren bir başka önemli kaynak da Evliya Çelebi’nin meşhur Seyahat-nâme’sidir. Evliya Çelebi'ye göre Sarı Saltuk'un asıl adı Muhammed Buhari'dir. Muhammed Buhari Ahmet Yesevi'nin halifesidir. Ahmet Yesevi, Muham­med Buhari'yi şu sözlerle Hacı Bektaş-ı Veli'ye gönderir:
- Saltuk Muhammedim ! Bektaşım seni Rum'a göndersin, Leh diyarında  yoldan çıkmış olan Sarı Saltuk suretine girip o melunu, Dobruca'daki ejderi bu tahta kılıç ile öldür, Makedonya ve Dobruca'da yedi kırallık yerde ün sahibi ol.[13] 
Dobruca'ya yetmiş adamıyla gelen Muhammed Buhari'nin, Kaligra mağarala­rın­da­ki ejderi öldürmesi üzerine Dobruca kıralı ve halkı Müslümanlığı kabul ederler. Leh ülkesindeki Sarı Saltuk namındaki papazı da öldürüp onun kılığına giren Muham­med Buhari Sarı Saltuk adıyla hüküm sürer ve bölgedeki halkları Müslümanlaştırır[14].
Evliya Çelebi, Seyahat-nâme'nin ikinci cildinde daha ayrıntılı bilgiler vermekte­dir. Muhammed Buhari, Kaligra'dan Kırım'a, oradan Rus ülkesindeki Haşdek kavmi­ne, oradan Leh ülkesindeki Lapka kavmine en sonunda da yine Leh ülkesindeki Dans­ka limanına gelmiştir. Burada Sveti Nikola - Sarı Saltuk adındaki bir papazla oturup epey sohbet etmiş sonra onu öldürüp cesedini yok ederek onun kılığına girmiştir.  Yıllarca «Ben Sarı Saltuk'um » Sveti Nikola kıyafetinde dolaşmış, binlerce insanı Müslü­manlığa davet etmiştir.  Bu ciltte Sarı Saltuk'un Dobruca'da canavarı öldürmesi bu defa daha ayrıntılı olarak anlatılmaktadır[15].
Sarı Saltuk'un Anadolu'da Baba Sultan, Sarı Saltuk Sultan, Kilgra Sultan gibi adlarla anıldığını yazan Evliya Çelebi, Hıristiyanlar arasında ise Sarı Saltuk'un Sveti Nikola adıyla tanındığını belirtmektedir[16]. Evliya Çelebi, Hıristiyanlar üzerinde Sarı Saltuk'un çok büyük bir etkisi olduğunu yazar. Kendi döneminde dervişlerin def ve kudüm çalarak Sarı Saltuk'un yaşadığı bölgeleri dolaştıklarında Hıristiyanlar Sarı Saltuk'u hatırlayıp dervişlere bol bahşişler vermektedir[17].
Aslında Sarı Saltuk'tan söz eden en eski kaynak İbni Batuta Seyahat-nâmesi'dir. Tanınmış Arap gezgini İbni Batuta, Sarı Saltuk'un ölümünden yaklaşık yarım yüzyıl sonra Baba Saltuk adlı bir yerleşim merkezine gelmiştir. Burada İbni Batuta'ya, Saltuk' un mükaşefe sahibi (Allah'ın sırlarını gören hakikat ehli) olduğu anlatılmıştır. Ancak, İbni Batuta bu anlatılanların İslâm inançlarına aykırı olduğunu belirtir[18].
Bektaşî velayet-nâmelerinde yer alan Sarı Saltuk ile ilgili bilgiler çoğunlukla menkıbe­lere dayanmaktadır. Bektaşî şairleri de şiirlerinde Sarı Saltuk’tan övgüyle söz eder. Bu şiirlerde de Sarı Saltuk’un gerçek hayatına dair bilgiler yoktur. Bu eserlerde Sarı Saltuk bir menkıbevi kişi olarak karşımıza çıkmaktadır.
Tarih kitaplarında da Sarı Saltuk ile ilgili çeşitli bilgiler bulunmaktadır. Bun­lar­dan Yazıcıoğlu Ali'nin Tevârih-i Al-i Selçuk adlı eserinde, II. İzzeddin Keykâvus’un maiyetindeki Sarı Saltuk'un Anadolu’daki Türk aileleri ile birlikte önce İznik’e oradan Üsküdar’a giderek Dobruca’ya geçişi anlatılmaktadır. Sarı Saltuk’un Dobruca’daki Baba Dağı kasabasına yerleşmesi ve Kırım seferinin yanı sıra İzzeddin Keykâvus’un Bizans sarayında bulunan oğlunu kurtarması da Tevârih-i Ali-i Selçuk’ta   yer almaktadır[19]. Kemâl Paşazade’nin Tevârih-i Al-i Osman’ında ve Seyyid Lokman’ın Oğuz-nâme’sinde de bu olaylar benzer şekillerde anlatılmaktadır. Hatta Seyyid Lokman’ın eserinde yer alan bir dörtlükte Sarı Saltuk’un Rumeli'ye geçiş yılı (662 Hicri) da verilmektedir. Bu bilgiye göre Sarı Saltuk, maiyetindekilerle beraber 1263 yılında Rumeli'ye geçmiştir[20]:
Sarı Saltuk uburı Rûmeli'ne
Altı yüz altmış iki idi hemân
Hep Oguz-nâme'yi tetebbu idüp
Yazdı icmâl ile Seyyid Lokman
Gerek Saltuk-nâme'de, gerek yukarıda adını andığımız eserlerde, Sarı Saltuk'un Rumeli bölgesine gittiği veya gönderildiği açıkça anlatılmaktadır. Sarı Saltuk'un Rumeli'deki çalışmaları, gazaları, Anadolu'dakilerden daha çoktur.  Bu sebeple, Rumeli Türklüğünün tarihi ile ilgili çalışmalarda Sarı Saltuk'un tarihî kişiliği ve menkıbevî hayatı üzerinde önemle durulmalıdır.  Sarı Saltuk, tabir yerindeyse, Rumeli  Türklüğünün atasıdır. 
Sarı Saltuk'un Rumeli’deki faaliyetlerine, gazalarına küçük bir örnek oluşturmak üzere Saltuk-nâme'de Üsküp ile ilgili anlatılara dikkat çekmek istiyoruz.
Saltuk-nâme’nin birinci cildinin daha ilk sayfalarında Sarı Saltuk’un Rumeli’deki, gazaları, savaşları anlatılmaktadır. Anadolu’dan önce İstanbul’a geçen, oradan Edirne’ye giden Sarı Saltuk böylece Rumeli’ye ulaşmıştır. Rumeli’de Sırp, Frenk, Macar  kırallarıyla, ordularıyla mücadeleleri bu bölümde anlatılır. Sarı Saltuk, adamlarını yanına alarak Üngürûs kıralı üzerine sefere çıkar.  Kıralla yaptığı savaşta bir darbede kralın başını uçurur.  Oradan kırk adamıyla Leh kıralı üzerine gider. Onu da sancağının altında öldürür, Çeh kıralını ortadan kaldırır. Rus kıralını esir eder, Eflâk kıralını öldürür. Bunların ardından Kariban olarak adlandırılan Rûmî askerlerin savaşlarından söz edilmektedir. Saltuk-nâme’ye göre Kariban, Rumeli’deki bir  ülkenin Arapça adıdır. Bu askerin beyi Taynos’tur, şehirlerinin adı ise Süküb (Üsküp)’dür:
Kariban leşkeri, kim Rûmîlere dirler Arab dilince, anlar kaldılar. Girü gayret getürdiler, ceng ittiler. Faris, Aceh ol Kariban Rûm birle ceng ittiler. Meger bu Kariban leşkerinün beği adına Taynos dirlerdi, öte Rûm yakasında bir şehr diyârı vardı, asıl Rûm içinde Kariban anlar idi ve ol şehre Süküb dirlerdi. Ol şehrün pâdişâhı katında iki ulu bân vardı. Birine Sırf-ı Rûmî ve birine Lâz dirlerdi. Birbirine hısımlardı. Anları alup Kariban çerisiyle kaçtılar gittiler, tağıldılar[21].
Bu bölümden sonra Sarı Saltuk’un Anadolu’ya geçişi anlatılmaktadır. Bu bölümlerde dikkati çeken bir özellik, Sarı Saltuk’un kendisini Üsküp diyarından gelen bir pehlivan olarak tanıtmasıdır:
Ol kârbân başı eyitti: «Ne gülersin?» didi. Şerîf eyitti: «Ben dahı bir ulu pehlevanam, Rum içinde anıluram. Anı işidüp geldüm.» didi. Anlar eyittiler: «Hey sen fikr ittügün gibi değüldür bu, sakın gafil olma.» didiler, gittiler.  Şehre gelüp kondılar. Şerif’ün âdeti deyre konmaktı. Gelüp girü bir deyre kondı. Ruhbanlar sordılar: «Kandan gelürsin? » didiler. Şerif eyitti: «Süküp diyarından gelürem. Padişahı işidüp geldüm.» didi[22].
Saltuk-nâme’nin ikinci cildinde ise Üsküp bir Türk ve Müslüman şehri olarak anılmaktadır.  Çevre illerden toplanan düşman güçleri Üsküp’e bir baskın düzenlerler ve şehrin beyi Ali Bey’i şehit ederler. Şehrin düşman eline geçmesi üzerine şehirdeki Türklerin bir bölümü Babadağ’a (Romanya) giderler:
Çevre il kâfirleri gelüp çoğaldılar. Müslümanlar zaîf idi, hem azdı. Ol gaziler durup hisara girdiler. Tekur-ı lain gördi, ceng birle hisar alınmaz, çevre Tekurları ve banları cem idüp Firiban ilinde Süküp şehrine geldiler, Ali Beği gafil buldılar, şehid ittiler, hisarı aldılar. Müslümanlardan kurtılanlar kaçup Baba’ya gittiler[23].
Saltuk-nâme'nin daha pek çok yerinde XIII. yüzyıldaki Rumeli ile ilgili bilgiler, tarihî gerçekler ve efsane ile karışık bir şekilde yer almaktadır.  Bu bilgiler, Rumeli tarihinde önemli bir yere sahiptir.
Günümüzde Rumeli’de Sarı Saltuk'un etkisinin ve izlerinin hâlâ sürdüğünü görmekteyiz. Menkıbelerinin destanlaşarak, hikâyeye dönüşerek veya rivayetler şeklinde anlatılması, türbe veya makamlarının Anadolu'da olduğu gibi Rumeli’de de varlığını koruması, bu türbe ve makamlara bağlı olarak birtakım geleneklerin, inanç ve ziyaret şekillerinin oluşması, günümüzde yaşanan bazı olayların bu türbe ve makamlara bağlı olarak yorumlanması, Sarı Saltuk'un Rumeli Türklüğünün hafızasında bir Türk alp-ereni olarak yaşaması, bazı yer adlarında Sarı Saltuk'un etkisinin bulunması ve başka özellikler bu Türk büyüğünün günümüz Türk kültüründe bıraktığı izlerden ve etkilerden bazılarıdır.
Tarihî, edebî ve menkıbevî eserlerde yaşayan Sarı Saltuk’un Türk milleti üzerindeki etkisinin göstergesi türbe ve makamlardır. Bildirimizin girişinde de söz ettiğimiz gibi Anadolu’nun doğusundan başlayıp Rumeli’ye, Doğu Avrupa’ya kadar uzanan coğrafyada Sarı Saltuk’un türbe ve makamları varlığını sürdürmektedir.  Bu türbe ve makamların varlığı kaynaklarda da yer almaktadır.
Saltuk-nâme’de Sarı Saltuk’un on iki mezarı olduğu belirtilmektedir. Sarı Saltuk, beylerin ve kralların mezarına sahip çıkmak isteyeceklerini söyleyerek her isteyene verilmek üzere birer tabut hazırlamalarını vasiyet eder[24]. Sarı Saltuk’un mezarını kendi ülkesinde bulundurmak isteyenler, kendilerine verilecek tabutta Sarı Saltuk’un vücudunu görecektir. Vasiyete göre adamları Sarı Saltuk’u yıkayıp kefenleyip çerağının yanına getirirler. Ayrıca isteyen beylere verilmek üzere on bir tabut hazırlarlar. Çünkü Sarı Saltuk ölümünden sonra on iki yerde makamının olacağını kendilerine söylemiştir[25]. Çevredeki beylerden ve krallardan her isteyene bir tabut verilir. Tabutu alan, Saltuk’un cesedinin kendisinde olduğunu görür ve ülkesine dönerek cenazeyi defneder[26].  Saltuk-nâme’ye göre Sarı Saltuk’un tabutunu alarak ülkesine götüren krallar ve beyler şunlardır: Tatar Hanı, Eflâk, Boğdan, Rus, Üngürûs (Macar), Leh (Polonya), Çeh (Çek), Bosin (Bosna), Beravati (? Hırvat), Karnata (Gırnata ?). Baba’ya ve Edirne’ye gömülen tabutlarla mezar sayısı böylece on ikiye ulaşmaktadır. Saltuk-nâme’de Sarı Saltuk’un cenazesinin Baba (Babadağ/Roman­ya)’ya defnedildiği belirtilmekteyse de Sarı Saltuk’un cesedinin Edirne yakınlarındaki Eski Baba (Babaeski)’da gömülü olduğu yolunda bir rivayet bulunduğu da anlatılmak­ta­dır[27]. Bu rivayete göre Edirne meliki, Saltuk’un cesedinin bulunduğu tabutu alarak Edirne’ye getirmek ister. Bunun üzerine bir tartışma başlar. Tartışma sırasında tabuttan Saltuk’un narası yükselir:
- Sizi helâk ederim, benim vasiyetime aykırı iş yapmayın, der. Herkes korkudan ne yapacağını şaşırır. Sonunda tabutu alıp Edirne yakınlarındaki Babaeski’ye defnederler. Ancak bu rivayetin hemen ardından Ebü’l-Hayr-ı Rûmî «Ve ammâ sahîh budur çerağı yanduğı yirde gömdiler.» diyerek Sarı Saltuk’un asıl mezarının Babadağ’da olduğunu tekrarlar[28]
Evliya Çelebi, Seyahat-nâme’sinde Sarı Saltuk için birden fazla tabut hazırlanması ve isteyen krala verilmesi olayını, küçük farklılıklarla da olsa benzer şekilde anlatmaktadır. Sarı Saltuk, adamlarına:
- Ölünce beni yıkayıp yedi tabut hazırlayın, çünkü benim için yedi kral cenk etmeli, der. Adamları ölümünden sonra Sarı Saltuk’u yıkarlar, yedi tabut hazırlarlar. İlk gelen Mosko (Moskova) kralıdır. Kendisine verilen tabutu açıp bakar ve Saltuk’un cesedini görür:
- Bre meded ! Bizim tabutta imiş ! diyerek ülkesine döner ve Mosko diyarına defneder. Daha sonra Leh (Polonya), Çeh (Çek), İşfet ~ İsfeç (? İsveç), Edrune (Edirne), Boğdan, Dobruca kralları gelerek birer tabut alıp ülkelerine defnederler. Her kral da kendisine verilen tabutta Sarı Saltuk’un cesedini görmüş ve asıl tabutun kendisine verildiğine inanmıştır[29]Seyahat-nâme’nin üçüncü cildinde Babadağ’a gelişini anlatan Evliya Çelebi de Sarı Saltuk’un burada gömülü olması sebebiyle bu şehre Babadağ dendiğini yazmaktadır.
Hacim Sultan Velayet-nâmesi'nde ise Sarı Saltuk'un vasiyeti üzerine kırk tabut hazırlandığı ve bütün bu tabutlarda bedeninin görüldüğü anlatılmaktadır. Dobruca kralı kırk tabutu da kontrol etmiştir. Bunlardan yalnız birindeki cesedin elinin kımıldadığını görünce Sarı Saltuk'un gerçek bedeninin bu tabutta olduğuna inanmıştır. Otuz dokuz tabutu bir daire meydana getirecek şekilde, gerçek bedenin olduğu tabutu da bu dairenin ortasına gömmüştür[30]Hacı Bektaş Velayet-nâmesi’nde geçen bir rivayette de Sarı Saltuk’un yerinde (Dobruca’da) ölümünden sonra yedi tabut yaptırıldığı ve bunların Saltuk’un müridlerince muhtelif şehirlere götürüldüğü şu şekilde anlatılmaktadır: Ölürken, bana muhip olanlarınız birer tabut yaptırsın, koyup gitsin; birbirinizle çekişmeyin, ben hepinizin tabutunda bulunurum, diye vasiyet etti. Gerçekten de hepsi birer tabut alıp gitti ve Sarı Saltuk her tabutta göründü, hepsi de sevindi, neşelendi. Fakat kale sahibi beye, ben asıl senin tabutundayım, demişti de bey, nereden bileyim deyince, tabut içinden sana elimi sunarım, buyurmuştu, ona da bu kerameti gösterdi [31].
Anadolu Alevilerinde hâlâ yaşamakta bulunan ve pirlerin mezarlarından bahseden bir nefeste ise
İsakça'da Sarı Saltuk yatar
Varup ziyaret ettin mi turnam
dizeleri geçmektedir[32]. Ancak, bu nefesten başka, İsakça'da Sarı Saltuk'a ait bir mezar veya makam bulunduğundan söz eden bir başka kaynak mevcut değildir. İsakça (İsaccea), bugün Romanya'nın Ukrayna sınırında Tuna nehri kıyısında bir ilçedir. Babadağ'ın kuzey batısına düşen bu ilçede Osmanlı döneminden kalma cami, han, türbe gibi çeşitli İslamî eserler bulunmaktadır. 1995 yılında bölgeye yaptığımız gezide burada Sarı Saltuk'tan bir iz bulmağa çalıştık. Ancak, ne bir mezar, ne bir türbe, ne de bir makam vardı İsakça'da. Az sayıda Türkün yaşadığı bu ilçede Sarı Saltuk'a ait bir mezar ya da makam yoktu ama,  ilçede yaşayan Türkler Sarı Saltuk'un bir Türk alp-ereni olduğunu ve mezarının İsakça'nın güney doğusundaki Babadağ'da bulunduğu­nu biliyorlar ve ondan saygıyla söz ediyorlardı.
Bütün bunlar, Sarı Saltuk’un ölümünden hemen sonra çeşitli yerlerde ona atfedilen mezar ve makamların ortaya çıktığını göstermektedir. Bu makamların varlığı da Saltuk-nâme'de veya Seyahat-nâme'de söz edilen menkıbe ile açıklanmaktadır. Gerek Saltuk-nâme’de, gerek Seyahat-nâme’de bu ülke/şehir adları içerisinde bugün Sarı Saltuk’un makamlarının bulunduğu bazı yerlerin adlarının geçmemesi dikkat çekicidir. Öte yandan Saltuk-nâme ve Seyahat-nâme’de adı geçen ülkelerin bazılarında da Sarı Saltuk’a ait olduğu belirtilen türbe ve makamlar günümüze ulaşmamıştır.
1980 yılında doktora tez konusu olarak Saltuk-nâme’yi seçip cümle yapısı üzerinde çalışmalarımıza başladığımızda eserin metnini ortaya koyarken Sarı Saltuk’un kişiliği dikkatimizi çekmişti. Alplar çağının önde gelen kişilerinden Sarı Saltuk; olağan üstü gücü, kahramanlığı, merhameti, bilgisi, inancı, fedakârlığı, kerametleri ile alp-eren tipinin en güzel bir örneği olarak Ebü'l-Hayr-ı Rûmî'nin kaleminden Saltuk-nâme'de şekilleniyordu. Sarı Saltuk bazen savaşçı kimliğiyle;  bazen keramet gösteren bir veli kimliğiyle; bazen Kaf Dağı'na giden, cadılarla, devlerle savaşan bir masal kahramanı olarak; bazen Osman Gazi, Orhan Gazi, Nasrettin Hoca, Karaca Ahmet, Mevlana gibi kişilerin yanında bir tarihî kişilik olarak karşımıza çıkıyordu.  Cem Sultan'ın isteği ile Sarı Saltuk'a ait rivayet ve menkıbeleri derleyerek Saltuk-nâme'yi yazdığını belirten Ebü'l-Hayr'ın her satırında Sarı Saltuk'a hayranlığı görülüyordu. Elbette bu satırlarda bazen abartılı bir anlatıma da rastlanıyordu.  Bazen de başka velilere ait kerametler, başka kişilerin başından geçen olaylar Sarı Saltuk'a mal ediliyordu.  Saltuk-nâme'de dikkatleri çeken bir başka özellik daha vardı. Ebü'l-Hayr-ı Rûmî, eserinde sıklıkla Türk adını anmakta, Türklerin Anadolu'yu yurt edinme mücadelesine yer vermekte ve Sarı Saltuk'u bir Türk kahramanı ve velisi olarak tanıtmaktadır. Saltuk-nâme'nin bu özelliğine dikkat çeken Müjgân Cumbur, eserin Türk milliyetçiliği fikrinin doğuşunun müjdecisi olduğunu belirtmektedir[33]. Öte yandan Sarı Saltuk’un Türk milleti üzerindeki etkisinin devam ettiği, hatırasının yaşamakta olduğu, ayakta kalan türbe ve makamlarının halkımız tarafından hâlâ büyük bir saygıyla ziyaret edilmesinden anlaşılıyordu. Bu durum bizi Sarı Saltuk’un türbe ve makamları üzerinde de araştırma yapmağa yöneltti[34]. Yaklaşık on yıldır en doğuda Tunceli ve Diyarbakır’dan başlayıp Bor, İznik, Rumelifeneri, Babaeski’den Rumeli’ye, oradan da Avrupa’nın içlerine kadar uzanan bir hat üzerindeki Sarı Saltuk’un türbe ve makamlarını bizzat ziyaret ederek araştırmalar yapmaktayız.  Bu türbe ve makamların tarihini, kaynaklardaki yerini, yapısını, halk arasında bu türbe ve makamlara bağlı olarak anlatılan rivayetleri, menkıbeleri ve efsaneleri, bunlarla ilgili inanışları ve diğer özellikleri belirlemekteyiz[35].
Sarı Saltuk’un türbe ve makamları üzerine yapılmış bazı çalışmalar bulunmaktadır. F.W. Hasluck Kaliakra (Varna/Bulgaristan), Babaeski (Türkiye), Babadağ (Romanya), Ohri (Makedonya), Kruya’daki türbe ve makamları araştırmış[36]; Ragıp Önen Bor’daki türbeyi tanıtmış[37]; Nazmi Sevgen, Sarı Saltuk ile Aiyos Spiridon arasındaki ilgiyi ele aldığı yazı dizisinde Babadağ (Romanya), Tunceli, Diyarbakır, Babaeski, Bor, Rumelifeneri'nde bulunan türbe ve makamları tanıtmış[38]; Machiel Kiel Babadağ’daki türbeyi ve bu türbenin tarihini incelemiş[39]; Grace M. Smith Babaeski, İznik, Bor, Diyarbakır, Babadağ (Romanya), Blagay (Bosna-Hersek)’da bulunan türbe ve makamlar hakkında genel bilgiler vermiş[40]; Nimetullah Hafız İpek’teki[41], Tacida Hafız Blagay’daki[42] türbeler hakkında bilgiler veren bildiriler sunmuşlardır.
Tunceli’nin Hozat ilçesinin sekiz kilometre kuzeyindeki 2276 rakımlı Sarı Saltuk tepesinde aynı adla anılan bir makam bulunmaktadır. Tepenin güney ve güneybatısındaki Karaca ve Akviran (Akören) köylerinde Sarı Saltuk soyadını taşıyan bir aile de yaşamaktadır. Sarı Saltuk’a mal edilen kerametler sonucunda bu makam, bir adak yeri ve Kızılbaşlarca kutsal bir ziyaretgâh haline gelmiştir. Çevredeki köylü­ler, Sarı Saltuk’un gerçek mezarının burası olduğuna inanmaktadırlar[43]. Akviran (Akören) köyünde Sarı Saltuk ailesinden birine ait bir türbe ile yüzyıllık bir mezarlık bulunduğunu belirten N.Sevgen, bu mezarlıktaki eski mezar taşlarının yurdumuzun her tarafında bulunan mezar taşlarıyla aynı olduğuna ve bunların yardımıyla Dersim (Tunceli)’deki mezar taşlarının Türk kültür ve folkloru bakımından aynı değer ve anlamı taşıdığına dikkat çekmektedir[44].
Diyarbakır şehir merkezindeki Urfa Kapısı yakınlarında Gülşeniler Tekkesi olarak adlandırılan tarihî yapılar arasında Sarı Saltuk’un bir türbesi de bulunmaktadır. Kesme taştan yapılan sekiz köşeli bir yapı olan türbe, içeriden bir kubbe, dışarıdan da yüksek bir kasnak üstünde piramit biçimi çatıyla örtülüdür[45]. Türbe, dört bir yanı duvarla çevrili külliyenin içindedir. Külliyede halen ibadete açık bir mescit bulunmaktadır. Türbe, girişin hemen sağındadır. Türbenin eskiden iki pencereli olduğu anlaşılıyor. Sonradan bu pencerelerden biri örülerek iptal edilmiştir. Mescidin yanında ayrıca iki de mezar bulunmaktadır. Halk, türbede yatan kişiyi Sarı Saltuk, Sarı Sadık, Seyyar Saltuk gibi adlarla anmaktadır. Sarı Sadık Camii imamı Sadık Özbağlar’ın anlattığına göre türbede gömülü olan kişi alplar döneminde yaşamış bir alp-eren olan Sarı Saltuk’tur. Ölümü yaklaştığında adamlarına şöyle bir vasiyette bulunmuştur: «Ben öldüğüm zaman yedi tabut hazırlayacaksınız. Bu tabutlardan birinde ben olacağım, altısı ise boş olacak. Boş olanları küffar diyarlarına gömeceksiniz. Tabutumun bulunduğu ülkeleri Türkler küffardan alacak.»[46]. Halk arasında yaşayan başka rivayetler de vardır. Bu rivayetlerden birine göre Sarı Saltuk gezgin bir evliyadır. Gazalara da katılmıştır. İnanışa göre Diyarbakır’da yaptığı bir savaş sırasında şehit düşmüş ve türbenin olduğu yere gömülmüştür[47].  Türbenin halk inanışlarında önemli bir yeri vardır. Cuma akşamları (perşembeyi cumaya bağlayan akşam) türbeyi yalın ayakla ziyaret eden kadınlar can u gönülden bir dilekte bulunurlarsa bu dileklerinin yerine geleceğine inanmaktadırlar. Sıkıntıya düşen bir kimse Sarı Saltuk’un adını üç defa anarak yardım isterse, hemen imdada yetişeceğine inanılır[48]. Birinden kötülük gören kişinin türbeye gelerek kendisine kötülük yapana kılıç çalması için duada bulunduğu da oluyormuş. Hastası olan, kocası işsiz olan, evlenmemiş kızı bulunan kadınlar türbeye gelip dertlerine deva bulmağa çalışırlar, türbeye mum dikerler[49].  Sarı Sadık Camii imamı, kadınların türbeye mum dikmesinin dinimizce uygun bir iş olmadığını söylüyor, ancak buna mani olamadıklarını belirtiyor. Sarı Saltuk’u rüyasında görenler gelip adakta bulunurlarmış. Dilekleri gerçekleştiği takdirde türbede horoz, koyun, keçi gibi hayvanları adak olarak keserlermiş. Çevredeki cami ve binaların duvarlarını sarmaşıkların sarmasına, hatta tamamen kaplamasına rağmen Sarı Saltuk türbesini yıllardır hiçbir sarmaşığın sarmaması da Sarı Saltuk’un manevî gücüne bağlanmaktadır[50].
Bor’daki Sarı Saltuk makamı, Saltuk-nâme’nin bir nüshasının da bulunduğu Halil Nuri Yurdakul Kütüphanesi ile aynı cadde üzerindedir. Bu kütüphanedeki Saltuk-nâme nüshasını incelemek üzere 1982 yılında Bor’a gittiğimizde ziyaret etme fırsatı bulduğumuz bu makamın harap durumunu görerek üzülmüştük. Daha sonraki yıllarda yaptığımız ziyaretlerde makamın onarıldığını görmek bizleri sevindirdi.  Binanın 1732’de bir onarım gördüğü türbede bulunan kitabeden anlaşılmaktadır. Bunun gerçekte bir makam olduğu Hacı Mahmut Hoca’nın 1869’da basılan Nesayih-i Amme adlı risalesinde belirtilmektedir[51]. Buna karşılık Sarı Saltuk’un Bor’daki bu makamının öteden beri bilindiği edebî kaynaklardan anlaşılmaktadır. Ahmet Kuddûsî bir şiirindeki
Belde-i Bor’daki Saltuk türbesi
Kim ziyaret itse kalmaz kürbesi[52]
dizeleriyle, Konyalı halk şairi Lemi de
Geç Akşehir’den uğra Nevşehir’e
Niğde’de Kesikbaş Kemâl Ümmî
Bor’da Sarı Saltuk pünhana yalvar[53] 
dizeleriyle Bor’da Sarı Saltuk’a ait bir ziyaretgâh bulunduğunu göstermektedirler. Bu türbenin halk arasında büyük bir saygı gördüğünü ve kutsal günlerde ziyaret edildiğini, türbede adaklar adandığını görmüştük. Türbenin halk arasındaki itibarının göstergesi sürekli olarak temiz tutulması, onarılması ve ziyaretçisiz kalmamasıdır.
İznik’teki Sarı Saltuk türbesi şehir merkezinin dışında, Cevdet Hersekli adlı bir kişinin üzüm bağının içerisindedir. 1963 yılındaki tadilata kadar türbenin üzeri açık durumdaydı. C. Hersekli, dedesi Mehmet Hersekli’den dinlediğine göre, Sarı Saltuk «Türbemin her tarafı açık olsun rüzgâr alsın, üzeri açık olsun rahmet yağsın !» diye vasiyette bulunmuş. Dört sütun üzerine oturtulmuş bir kubbeden meydana gelen türbenin dört tarafı da açıktır. Türbe, İznik ve çevresindeki halk tarafından saygıyla ziyaret edilmektedir. Hacca gitmeğe niyetlenen hacı adayları­nın ilk ziyaret ettikleri türbelerden biri de Sarı Saltuk’un türbesidir. Okulların kapan­ma­sına yakın öğrenciler de türbeyi ziyarete gelmektedir. İznik ve çevresinden, özellikle Bilecik’ten gelen kadınlar ise hemen her cuma Sarı Saltuk türbesini ziyaret ederler[54].  Halk arasında anlatılanlara göre Sarı Saltuk bir alp-erendir. İznik’in fethine katılmış, Türklüğü ve İslâmiyeti yaymak amacıyla Hindistan’a kadar gitmiştir. Tür­bey­le ilgili bazı rivayetler bulunmaktadır: Bir yaz günü türbenin gölgesinde uyuyan bir kişinin rüyasına giren Sarı Saltuk «Yolumun üzerinde yatma !» diyerek kızmıştır. Sarhoş veya izinsiz olarak bağa girenlerin, görünmez bir elle cezalandırıldığına dair rivayetler anlatılmaktadır. Bu rivayetler, ülkemizdeki pek çok yatıra ve türbeye bağlı olarak anlatılan cezalandırıcı olma özelliğini İznik’teki Sarı Saltuk türbesinin de taşıdığını göstermektedir.
İstanbul boğazının Karadeniz’e açılan en uç iki noktasından biri olan Rumelifeneri’ ndeki fener binasının içerisinde Sarı Saltuk’a ait bir ziyaretgâh vardır. Karadeniz’e dik inen bir tepenin üzerine yapılmış olan bu fener 147 yaşındadır. Fenerin giriş katında merdiven dairesinin hemen sağındaki sahanlığı kaplayan ziyaretgâhta bir sanduka bulunmaktadır. Sandukanın baş ucunda duvara dayalı bir şekilde duran yedi satırlık kitabede şunlar yazılıdır: 1Hüvel bâkî  2Kutbu’l-ârifîn gavsu’l-vâsılîn 3Hazret-i Hacı Bayram-ı Velî kaddese (sırrıhû)  4evlâd-ı kirâmların­dan Sarı Saltuk  5 Hazretlerinin merkâd-ı şerîfine el-fâtihâ  6 ……. 7 Sene 1204 [55].  Ziyaretgâhın son derece temiz ve düzenli olması, Türkiye Denizcilik İşletmelerinin Rumelifeneri’nde çalışan görevlileri sayesindedir. Fener görevlilerinden Rasim Uçar, ziyaretgâhın bakımı ve temizliği ile yakından ilgilenmektedir. Fener 1850 yılında yapılmıştır. Fenerin yapılacağı sırada köyde yaşayan Mehmet adındaki bir kişi, gece rüyasına bir velinin girdiğini, incir ağaçlarının olduğu yerde Sarı Saltuk'un mezarının bulunduğunu, fenerin bu mezar üzerine yapılmasının daha hayırlı olacağını söylediğini anlatır.  Yapılan kazı sonucunda işaret edilen yerde gerçekten bir mezar bulunur ve mezarın olduğu yer ziyaretgâh şeklinde düzenlenerek üzerine fener inşa edilir[56]. Balkan ve I. Dünya Savaşı sırasında köy düşman gemilerinin bombardımanına maruz kalmış, köydeki bütün evler yıkılmıştır. Feneri hedef alan düşman topçusu bütün gayretine rağmen isabet kaydedememiştir. Fenerin eski görevlilerinden Fenerci Hafız ve daha sonra görev yapan Adem Kanyılmaz gibi kişilerin anlattığına göre mezarın yanındaki takunyalar sabah ıslak bulunurmuş.  Takunyaları abdest alan Sarı Saltuk'un ıslattığına inanılmaktadır.  Fenerdeki eski görevliler fenere tırmanırken zikir seslerinin duyulduğunu anlatırlarmış. R.Uçar da bu sesleri bizzat duyduğunu ifade etmektedir. Köydeki balıkçılar eskiden ziyaretgâha büyük saygı gösterirlermiş. Yirmi beş yıl öncesine kadar, balıkçılar denize açılmadan önce tekneleriyle fenerin etrafında toplanıp, avın bereketli geçmesi için Sarı Saltuk'un ruhuna dualar okuduktan sonra denize açılmak için Sarı Saltuk'tan izin isterlermiş. Balıkçılar, Sarı Saltuk'un ruhunun kendilerini koruduğuna inanırlarmış[57]. Çevredeki içkili gazinolarda, müstehcen film gösteren kahvehanelerde meydana gelen sandalyelerin sağa sola savrulması, duvarların sallanması gibi çeşitli olaylar da  Sarı Saltuk'a bağlanmaktadır.  Mezarın sağaltıcı özelliği olduğuna da inanılmaktadır.  Fenerin hemen yakınındaki suyun sağaltıcı olduğunu söyleyen R. Uçar, bu sudan içerek astım hastalığından kurtulanların bulunduğunu, iyi olanlardan birinin  adı, adresi ve telefon numarasının kendisinde bulunduğunu anlatmaktadır. Saltuk-nâme'nin çeşitli yerlerinde Sarı Saltuk'un yer altından şifalı sular çıkardığı anlatılmaktadır. Romanya'daki türbenin hemen karşısında akmakta olan pınarın da şifalı olduğuna inanılması dikkat çekicidir.
Babaeski’de de Sarı Saltuk’a ait bir ziyaretgâh olduğu tarihî kaynaklarda belirtilmektedir. Bu konudaki bilgiyi yukarıda ele almıştık. Ancak, Babaeski’deki makam günümüze ulaşamamıştır. İlçenin doğusunda, Cedid Ali Paşa Camii’nin yakınında bulunan bu makam ve tekke Balkan Savaşı sırasında Bulgarlar tarafından yıkılmıştır. N.Sevgen, bu hareketin Bulgarların Sarı Saltuk’a besledikleri düşmanlığın önemli bir delili olduğunu belirtmekten kendisini alamaz[58]. 1990 yazında Babaeski’de yaptığımız araştırmada biz de Sarı Saltuk maka­mın­dan ve tekkeden en küçük bir iz bile bulamadık.
Dobruca bölgesinin Romanya'da kalan kısmında Babadağ olarak anılan küçük bir kasabada Sarı Saltuk türbesi vardır[59]. Burada yatan kişinin gerçekten de Sarı Saltuk olduğuna dair kaynakların bulunduğuna yukarıda değinmiştik. Kuzey Dobruca’daki 9.000 nüfuslu bu kasabanın güney kısmındaki Maçin sokağında Sarı Saltuk türbesi ve bu türbenin karşısında da yaz kış akan Baba Pınarı bulunmaktadır. Türbe yakın zamanda bir onarımdan geçirilmiştir. Ancak, bu onarım sırasında türbenin tarihî yapısı kısmen kaybolmuştur. Türbe, bugün de kasabadaki ve çevredeki Türkler tarafından ziyaret edilmektedir. Türbeyle Vedat Tairoğlu adlı Babadağlı bir Türk ilgilenmektedir. Babadağ’ın yaşlıları, eskiden bu türbenin yanında bir bina daha bulunduğunu söylüyorlar. Arif Reyip’in dedesinden dinlediğine göre bu bina eskiden tekke olarak kullanılıyormuş[60]. Evliya Çelebi’nin Seyahat-nâme’de büyük bir hayranlıkla anlattığı bu türbe ve tekkeden bugün sadece üzeri kapalı bir mezar kalmıştır. Kasabanın en yaşlı kadını Sıdıka Emriye Hanım eskiden beri türbenin ziyaret edildiğini, kadınların adaklar adadığını anlatıyor. Çocukluğunda  türbe ziyaretinin büyük bir tören şeklinde yapıldığını, Hıristiyanların da türbeyi ziyaret ettiğini[61] belirtiyor[62].  Günümüzde ise Hıristiyanlar artık bu türbeyi ziyaret etmiyor. Kasabadaki bir başka ziyaretgâh olan Koyun Baba'yı Müslümanların yanı sıra Hıristiyanlar da ziyaret etmektedir. Sarı Saltuk türbesini ziyaret eden kadınlar dileklerinin olması için türbede dualar okumakta, mum yakmaktadır. Eve döndükle­rin­de koku çıkarma olarak adlandırdıkları kızgın yağda hamur kızartma işini yapmaktadır[63]. Anadolu’da lokma dökme olarak adlandırılan bu geleneğin Babadağ’da koku çıkarma olarak adlandırılması dikkat çekicidir. Kokunun ve tütsünün eski Türk inancı içerisinde, özellikle nazardan, büyüden ve tehlikelerden korunmakta önemli bir yeri olduğu bilinmektedir[64].  Bu hamurlar daha sonra hayır için üç veya yedi eve dağıtılmaktadır. Bunlar da Türk inanç sistemi içerisinde yeri olan sayılardır.
Rumeli'nin kuzeyinde, Beserabya bölgesinde yaşayan Ortodoks mezhebine bağlı olan Gagavuz Türkleri arasında Sarı Saltuk'un özel bir yeri vardır. Bu ilginin sebebi Gagavuz tarihi incelendiğinde ortaya çıkmaktadır. Bilindiği gibi Gagavuzların kökeni ile ilgili tezlerden biri de, Gagavuzların değişik Türk boylarının karışması ve kaynaşması ile oluştuğu düşüncesidir. Tedeusz Kowalski, bu görüşleri değerlendirmiş ve Gagavuzların üst üste üç Türk tabakasından meydana geldiği tezini ortaya atmıştır. T. Kowalski'ye göre en eski tabaka kuzeyden gelen bir Türk topluluğunun kalıntısıdır. İkinci tabaka Osmanlıların Balkanlara gelişinden  önce güneyden gelen bir Türk topluluğudur. Üçüncü tabaka ise Osmanlı devrinin Türk kolonilerinden ve Türkleşmiş unsurlarından meydana gelmiştir[65].  İkinci tabakayı meydana getiren güneyli Türk topluluğu içerisinde II. İzzeddin Keykâvus ve Sarı Saltuk kumandasında Anadolu’dan Rumeli’ye geçen Türkler de yer almaktadır. Bildirimizin girişinde bu konuyu Yazıcıoğlu Ali’nin Tevârih-i Al-i Selçuk, Seyyid Lokman’ın Oğuz-nâme’sini kaynak göstererek ele almıştık. Tevârih-i Al-i Selçuk’ta Sarı Saltuk’un ölümünden sonra Balkanlarda kalan ve Hıristiyan olan bu Türklerin, Gagavuzların asıl nüvesini teşkil eden Hıristiyan Türklerle karıştığı bilinmektedir[66]. Bu sebeple Gagavuz Türkleri de Sarı Saltuk’u baba olarak adlandırmakta, tarihî köklerini buldukları bir tarihî kişilik olarak görmektedirler. Gagavuzların yaşadıkları bölgelerde Sarı Saltuk’a ait bir ziyaret bulunmamaktadır, ancak Gagavuz aydınları Sarı Saltuk’tan büyük bir saygıyla söz etmekte, onu bir aziz olarak kabul etmektedirler[67]
Şimdi de Ohri’deki mezara değinecek, bu mezarın Sarı Saltuk ile ilgisini incelemeğe çalışacağız.
Ohri’deki Mezar ve Sarı Saltuk
Tarihin karanlıklarında kalmış bazı olaylar, günümüzde çözümü ve anlaşılması zor sorunlar yumağı olarak karşımıza çıkmaktadır. Tarihî kaynaklardaki bilgilerin birbiriyle çeliştiği, belgelerin birbirini yalanladığı, efsanenin ve rivayetlerin tarihî gerçeklerin yerini aldığı durumlarda olaylar iyice karmaşık bir görünüm alır. Ohri gölü kıyısında kurulmuş olan Sveti Naum Manastırındaki şapelde bulunan bir mezar da tarihin karanlıkta kalmış yönle­rin­den biridir.
Günümüzde Hıristiyanların Sveti Naum’a ait olduğunu düşünerek ziyaret ettikleri ve sesler geldiğine inanarak dilek tutup kulaklarını dayadıkları bu mezar, geçmişte Türkler tarafından da Sarı Saltuk’un mezarı olarak kabul edilmiş ve saygıyla ziyaret edilmiştir. Tarihte bu mezarın hem Hıristiyanlar hem de Müslüman Türkler tarafından ziyaret edildiği, Hıristiyanların mezarda Sveti Naum’un yattığına inandıkları, Müslüman Türklerin ise mezarda Sarı Saltuk’un yattığına inandıkları araştırmacıların çalışmalarıyla ortaya konulmuştur. Daha sonra Türklerin pek çoğunun bölgeden ayrılmasıyla mezarın Türk ziyaretçilerinin sayısı gittikçe azalmış, zamanla Türklerin bu mezarı ziyaretlerinde azalma görülmüştür. Bugün mezar görünüşte sadece Hıristiyanların ziyaret ettiği bir yer haline gelmiştir. Ancak, Makedonya'daki Türklerin bir bölümü, bu mezarı hâlâ Sarı Saltuk'un makamı bilerek ziyarete devam etmektedirler.
Sarı Saltuk’un bölgedeki Türkler üzerindeki etkisi de hâlâ sürmek­te­dir. Ohri’deki Halveti Tekkesinin müridleri arasında Sarı Saltuk’un hatırasının yaşa­dı­ğını, müridlerin mezarda yatanın Sarı Saltuk olduğuna yürekten inandıklarını  1996 yılının yaz aylarında bölgeye yaptığımız araştırma gezisinde görmüştük. Sadece Ohri'dekiler değil Makedonya'daki bütün Türkler, Sarı Saltuk'u kutsal bir Türk kahramanı olarak tanımakta, az veya çok, kısa veya uzun menkıbekeleri bilmekteydi.
Bir mezar iki kişiye ait olabilir mi ? Gerçekte bu mezar kime aittir ? Geçmişte hem Hıristiyanlar, hem Müslüman Türkler aynı mezarı nasıl ziyaret etmiştir ?
Makedonya Cumhuriyeti’ndeki Ohri şehrinin yaklaşık 30 km. güneyinde Ohri gölünün güney kıyısı üzerinde kurulmuş olan Sveti Naum Manastırındaki şapelde Hıristiyanların Sveti Naum’a ait olduğunu düşünerek ziyaret ettikleri ve sesler geldiğine inanarak dilek tutup kulaklarını dayadıkları bu mezar, geçmişte Türkler tarafından da Sarı Saltuk’un mezarı olarak kabul edilmiş ve saygıyla ziyaret edilmiştir[68]. Tarihte bu mezarın hem Hıristiyanlar hem de Müslüman Türkler tarafından ziyaret edildiği, Hıristiyanların mezarda Sveti Naum’un yattığına inandıkları, Müslüman Türklerin ise mezarda Sarı Saltuk’un yattığına inandıkları araştırmacıların çalışmalarıyla ortaya konulmuştur[69].
Daha sonra Türklerin pek çoğunun bölgeden ayrılmasıyla mezarın Türk ziyaretçilerinin sayısı gittikçe azalmış, zamanla Türkler mezarı ziyarete gitmemeğe başlamıştır. Böylece mezar sadece Hıristiyanların ziyaret ettiği bir yer haline gelmiştir. Buna karşılık Sarı Saltuk’un bölgedeki Türkler üzerindeki etkisi hâlâ sürmek­te­dir. Ohri’deki Halveti Tekkesinin müridleri arasında Sarı Saltuk’un hatırasının yaşa­dı­ğını, müridlerin mezarda yatanın Sarı Saltuk olduğuna yürekten inandıklarını 1996 yılının yaz aylarında bölgeye yaptığımız araştırma gezisinde görmüştük.
Ohri'deki Halvetî tekkesinde hâlâ Sarı Saltuk'un menkıbeleri anlatılıyor. Son derece güçlü olmasının yanı sıra keramet gösteren bir velî olduğu da belirtilmektedir. Buradaki müridlerden Sarı Saltuk'un bir rahiple iddiaya tutuşması menkıbesini dinledik. Bu menkıbe aynen Saltuk-nâme'de de yer almaktadır. Gerek tekke şeyhi Abdülkadir Şeyh, gerek tekkedeki müridler, Türklerin Makedonya'da çoğunluğu ve hakimiyeti kaybetmesinden sonra bu mezarın Hıristiyanlar tarafından bir Hıristiyan ziyareti haline getirildiğini belirtiyorlar. Gerçekten de günümüzde bu mezarın Sarı Saltuk'a ait olduğunu gösteren en küçük bir iz bile kalmamıştır. Oysa daha geçen yüzyılın sonlarında bile burada namaz kılmak için seccadeler bulunuyordu[70].  Sveti Naum eskiden Sarı Saltuk dergâhı idi. Türkler bu dergâhı sık sık ziyaret ederlerdi[71]. Mezarın yakınlarındaki pınar da bu ziyarette önemli bir yere sahipti. Sarı Saltuk’un Babadağı’ndaki türbesinde olduğu gibi burada da bir akarsu bulunması, Saltuk-nâme’de Baba Pınarı adıyla anılan bir pınardan söz edilmesi, kaynaklardaki bilgilerle sözlü bilgileri birleştirmektedir. Abdülkadir Şeyh, mezarı Kıptilerin de ziyaret ettiğini belirtmektedir. Yugoslavya’daki Kıptiler bile bu mezarı ziyarete geliyorlarmış[72]. Manastırdaki Makedon rahibe, Türklerin bu mezarın Sarı Saltuk'a ait olduğuna inana­rak ziyarete gelip gelmediğini sorduğu­muzda çok büyük bir tepki ile karşılaş­mıştık.
Sveti Naum Kimdir ?      
Sveti Naum, Slav asıllı bir Hıristiyan azizidir. Arkadaşı Sveti Kliment ile birlikte 893 yılında  Kutmitzevitza’ya geldiği tarihi kaynaklardan öğrenilmektedir. Aynı yıl Sveti Kliment, Velika veya Drembika bölgesinin başpiskoposu oldu. Sveti Naum, Sveti Kliment’in görevini Ohri bölgesinde devam ettirmiştir. Ömrünün son yıllarında, 10. yüzyılın başlarında Sveti Archangel’e adadığı manastırı Crni Drim deresinin yanında inşa ettiği bilinmektedir. Naum’un 910 yılında öldüğü ve kendi yaptığı manastıra muhtemelen Kliment’i takiben gömüldüğü sanılmaktadır[73]
Bu ilk Slav öğreticilerin vaazlarını hafızalarında tutan Naum ve Kliment’in öğrencileri  onların görevlerini sürdürdüler. Naum ve Kliment kültü, bölgedeki Slav halkın zihninde ve gönlünde yaşamış, bu iki aziz birer efsanevî şahsiyet haline gelmiştir.  Her evliya ve her aziz için geçerli olan kural burada da işlemiştir; zamanla bu iki azizin gerçek hayatının yerini efsanevî hayatlar almıştır.  Bu nedenle, Sveti Naum’un gerçek hayatı hakkında ayrıntılı ve kesin tarihî bilgiler bulunmamaktadır[74].  Azizler arasında menkıbelerin değişimi, halk zihninde azizlere olağan üstü güçler yüklenmesi, Sveti Naum örneğinde de yaşanmıştır. 
Orta çağdaki ressamlara ve ikona yapımcılarına ilham kaynağı olan Sveti Naum, bu resimlerde canlandı. XIX. yüzyıldan itibaren tanınmış Slav ressamları ve heykeltraşları Naum ve Kliment’in duvar resimleri sanatını geliştirerek devam ettirmişlerdir. Bu gelenek sadece Ohri bölgesiyle sınırlı kalmamış, Slavların bulunduğu diğer bölgelere de yayılmıştır.
Yakın zamana kadar bilim dünyası Naum’un inşa ettiği kilisenin büyük bir bölümünün Osmanlı döneminde de faal olduğunu biliyordu. Manastırın mimarisi üzerine çalışan Prof.Dimçe Koco, kilisenin Osmanlı döneminde bir süre varlığını koruduğunu, sonradan yıkıldığını ileri sürmüştür. D.Koco’ya göre kilise bir süre sonra yine Osmanlı döneminde onarılmış ve yenileştirilmiştir[75].
Bugünkü durum ve kullanılan malzeme, binanın pek de eski olmadığı izlenimini vermektedir. Buna karşılık binanın tamamen yıkılıp yeniden yapıldığına dair elde kesin deliller yoktur. Zamanla tahrip olan  bina çeşitli defalar onarımdan geçirilmiş olmalıdır. Bölge Osmanlı impara­tor­lu­ğu­nun elinden çıktıktan, Türklerin büyük bir çoğunluğu bölgeden ayrıldıktan sonra yapılan onarım ve düzenlemelerle bina tamamen bir Hıristiyan mabedi özelliğini kazanmıştır. Hasluck, 1914’te bölgeye yaptığı gezide bu manastırı da ziyaret etmiştir. Manastırda görevli Yunanlı başrahip, Koritza’daki Bektaşilerin manastırdaki mezarla ilgilendiklerini, hatta sık sık ziyaret ettiklerini belirtmiştir. Hatta bu ziyaretçilerden biri, rahibe mezarda yatan kişinin Sarı Saltuk olduğunu söylemiş ve Sarı Saltuk’un bir rahiple birlikte Ohri gölünü hasır üzerinde geçtiğini anlatmıştır[76].  Aba, seccade veya hasır üzerinde nehir, deniz, göl geçme motifi Türk evliya menkıbelerinde sık görülmektedir. Hatta Saltuk-nâme’de Sarı Saltuk’un seccade üzerinde Karadeniz kıyılarını dolaştığı da anlatılmaktadır. Bu bilgi, seksen yıl öncesine kadar manastırdaki mezarı Türklerin ziyaret ettiğini göster­diği gibi, Bektaşilerin mezarda yatan kişinin Sarı Saltuk olduğuna olan kesin inançlarını da göstermektedir. Hasluck’un yazdığına göre, bu mezar Bektaşi­le­rin kutsal ziyaret yeridir.
Şemsettin Sami de, meşhur eseri Kâmûsu'l-a'lâm'da Bektaşi dervişlerinin Ohri gölü kenarında bir manastırda bulunan Sent Naum'un mezarına Sarı Saltuk'un mezarı gözüyle  bakarak ziyaret ettiklerini yazmaktadır[77].
G.M.Smith, Yugoslavya-Arnavutluk sınır gerginliğinin henüz yaşanmadığı yıllarda Arnavutluk’taki Müslümanların Ohri’ye gelerek manastırdaki mezarı Sarı Saltuk diye ziyaret edip dualar okuduklarını yazmaktadır. Bu durum 1947-1948 yıllarına kadar devam etmiştir. G.M.Smith, Makedonya’daki Türklerin mezarda yatan kişinin Sarı Saltuk olduğuna inandıklarını ve Saltuk’un Sveti Naum ile arkadaş olduklarını söylediğini de kaydetmektedir[78].
Koritza’daki Bektaşi merkezinden sık sık ziyaretçiler gelmesi binanın kısmen İslâmî unsurlar taşıdığı düşüncesini uyandırmaktadır. Sınırların kapanması ve bölge­de­ki Türk varlığının azalmasıyla ziyaretçiler de doğal olarak azalmıştır. Böylece bina­da­ki İslâmî unsurlar hızla kaybolmuştur. Daha sonra yapılan onarımlarla da bina tamamen bir  Hıristiyan mabedi haline gelmiştir.
Sarı Saltuk’un rahiplerle mücadelesi, onların yerine geçmesi gibi menkıbeler Saltuk-nâme’de yer almaktadır. Birkaç dil konuşabilen Sarı Saltuk, Tevrat’ı, İncil’i baştan sona ezbere bilmektedir. Kiliselerde rahip kılığında vaaz vermekte, bu yolla Hıristiyanları İslâm dinine davet etmektedir. Evliya Çelebi Seyahat-nâme’sinde de Sarı Saltuk’un rahiplerin yerine geçerek İslâm dinini yaymasının anlatıldığına değinmiştik.
Rumeli'de Müslümanlığın yayılışı sırasında İslâm dininin propagandacıları, yöredeki Hıristiyan azizlerinin menkıbelerini Müslüman Türk azizlerine mal etmişler, hatta bu Hıristiyan azizlerinin gizli Müslüman olduklarını veya Müslüman Türk azizleriyle yakın arkadaş oldukları propagandasını yaymağa çalışmışlardır. Bu iş, çoğu zaman basit bir isim değişikliği ile gerçekle­şi­yordu. Herhangi bir bölgede takdis edilen Hıristiyan azizine ait menkıbeler, sonradan gelen Müslüman velinin adı etrafında toplanıyor, böylece tarikatın genişlemesi sağlanıyordu[79].  Aslında aynı yöntem, daha önce de Hıristiyan propagandacıları tarafından kullanılmıştı.  Kilise, eski bir putperest mabedinin bulunduğu yere yerleşirken, oradaki halkın geçmişiyle ilgilerini tamamıyla kesmek zorunda oldukları intibaını uyandırmamak için, takdis ettikleri ilahların efsanelerine benzer bir Hıristiyan azizin menkıbesi yaratıyorlardı[80].  Özellikle Balkan Slavlarının Ortodoks azizlerine ait menkıbelerde, Hıristiyanlık öncesi inanışların derin izleri görülmektedir.
İşte, Şeyhülislâm Ebussuud Efendi’nin Sarı Saltuk’un bir keşiş olduğu şeklinde fetva vermesi de -eğer bu fetva gerçekten Ebussuud Efendi tarafından verilmişse- bu sebepledir. Şeyhülislâm Ebussuud Efendi’nin Sarı Saltuk hakkındaki fetvasını araştıran Prof.Dr. M. Tayyib Okiç, konuyu incelerken Sarı Saltuk’un Hıristiyan azizleriyle münasebeti üzerinde de durmuştur[81]. Kanuni Sultan Süleyman, Şeyhülislâm Ebussuud Efendi’den Sarı Saltuk hakkında bir fetva vermesini şu suretle istemiştir: «Sinde sindeşim, halde haldaşım, ahiret karındaşım eimme-i selef bu meselede ne buyururlar ki; Saru Saltuk dedikleri şahıs evliyaullah mıdır, beyan buyurulup musap oluna.» Şeyhülislâm bu soruya «Riyazet ile kadid olmuş bir keşişdir.» cevabını vermiştir. Okiç, bu fetvanın veriliş sebebini aydın­lat­mağa çalışmıştır.
Ölümü üzerinden uzun zaman geçmeden Sarı Saltuk’a ait menkıbelerle Hıristiyan azizlerinin menkıbeleri arasında irtibat kurulmağa başlandığı anlaşılıyor. Sarı Saltuk menkı­be­le­ri­nin Hıristiyan azizlerinden en çok Nikola, sonra Cörc, Simeon, Eli, Spiridon ve Naum’un men­kı­beleriyle karışık olduğu görülmektedir[82]diyen Okiç, böyle bir fetvanın verilme­si­nin Sarı Saltuk'un yanlış tanıtılmasından kaynaklandığını belirtmektedir. Bu yazı üzerine Prof.Dr. Yusuf Ziya Yörükân Bir Fetva Münasebetiyle başlığını taşıyan yazısında bu fetvanın Ebussuud Efendi'ye ait olmadığına, fetvanın uydurma olduğuna değinmiştir[83].  Ancak Okiç, Yörükân'ın yazısına cevap vermiş, söz konusu fetvanın gerçekliği konusuna açıklık getirmeğe çalışmıştır[84].
Sonuç
Bu bildirimizde ele aldığımız Sarı Saltuk’un Anadolu ve Rumeli'deki türbe ve makamlarıyla ilgili inanmalarda Türk inanç sisteminin izleri görülmektedir. Bu türbe ve makamlar genellikle tepelik yerlerde, akarsuların ve büyük ağaçların yanlarında bulunmaktadır. Bilindiği gibi bunlar, İslâmlık öncesi Türk inancı içerisinde kutsallık atfedilen yerlerdir. Yine, bu türbe ve makamların normal mezarlıklar içerisinde bulunmaması da yurdumuzdaki diğer makamlarda görülen özelliklerdendir. Bu türbe ve makamlarda adak adama, dilek dileme, çeşitli ibadet şekillerine ve pratiklere bağlanmıştır. Kabir ziyareti, adak, medet umma, dilek dileme, ağaçlara bez bağlama gibi uygulamaların atalar kültünün özellikleri olduğu bilinmektedir. Bu uygulamalar, günümüzde diğer türbe ve makamlarda olduğu gibi İslâmî şekillere büründürülerek yaşatılmaktadır. Türbe ve makamların yanındaki akarsunun sağaltıcı olduğu inancı diğer makamlarda da görülen ortak özelliklerdendir. Sarı Saltuk menkıbelerinin türbe ve makamların bulunduğu yerlerde hâlâ anlatılması da, bu türbe ve makamların kutsallığını yansıtmakta önemli bir unsur olarak kullanıldığını göstermektedir. Gerek Anadolu'daki gerek Rumeli'deki türbe ve makamlarda benzer özelliklerin, âdet ve inanmaların bulunması, Türk kültürünün bütünlüğünü göstermektedir.
Sarı Saltuk'un Rumeli’deki mezar ve makamlarının büyük bir bölümünün varlığını koruduğunu görmekteyiz. Özellikle Türk ve Müslüman nüfusun yoğun olduğu bölgelerde Sarı Saltuk'un etkisi canlı bir şekilde yaşamaktadır. Ancak, Türklerin çoğunluğu kaybettiği yerlerde bu izler henüz tam olarak kaybolmasa da yavaş yavaş etkisini yitirmeğe başlamıştır.
Bugün Ohri gölü kıyısındaki mezarda Sarı Saltuk'tan en küçük bir iz bile kalmamıştır. Maddî bir iz kalmamasına rağmen, Makedonya Türkleri arasında Sarı Saltuk'un hatırasının canlı bir şekilde yaşaması, bazı Türklerin bu mezarı Sarı Saltuk'un makamıdır diyerek ziyaret etmesi, Sarı Saltuk'un kutsal bir Türk kahramanı olduğunun bilinmesi, menkıbelerinin anlatılması, Sarı Saltuk'un Rumeli Türk kültüründeki yerini uzun süre koruyacağını göstermektedir. Bizim için sevindirici olan da budur.

 

* ÇUKUROVA ÜNİVERSİTESİ, TÜRKOLOJİ ARAŞTIRMALARI MERKEZİ MÜDÜRÜ, ADANA-TÜRKİYE
[1] Sarı  Saltuk  hakkında  ayrıntılı bilgi için bkz. Franz Babinger, «Sarı Saltık Dede» maddesi, İslâm Ansiklopedisi, c. X, İstanbul, 1966, ss. 220-221; Kemâl Yüce, Saltuk-nâme'de  Tarihî,  Dinî  ve  Efsanevî  Unsurlar,  Kültür ve Turizm Bakanlığı yayını, Ankara, 1987, s.20-100; Şükrü  Halûk  Akalın,  «Ebülhayr Rumi» maddesi, TDV İslâm Ansiklopedisi, c.10, s. 360, İstanbul, 1994
[2] Şükrü  Halûk  Akalın,  Saltuk-nâme I (İnceleme-Metin), doktora  tezi, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bi­lim­ler  Enstitüsü,  İstanbul, 1987, s.VII-XX.  Tezin metin bölümü Kültür Bakanlığı tarafından ya­yım­lanmıştır. Ebü'l-Hayr-ı Rûmî, Saltuk-nâme I, hazırlayan  Dr. Şükrü  Halûk Akalın, Ankara, 1987. Daha  sonra  da  ikinci ve üçüncü cilt yayım­lan­mış­tır: Ebü'l-Hayr-ı Rûmî, Saltuk-nâme II, hazırlayan Dr. Şükrü   Halûk   Akalın, İstanbul, 1988;  Ebü'l-Hayr-ı  Rûmî, Saltuk-nâme III, ha­zır­la­yan Doç.Dr. Şükrü Halûk  Akalın,  Ankara, 1990
[3] Akalın, agt, s.XIII
[4] Menakıb-ı Hacı Bektaş-ı Veli Süleymaniye Kütp.  4582, 2627/1
[5] Velayet-name-i Hacı Bektaş-ı Veli, Millet Kütp.1366, 987, 1132, 1076, 1075;  Süleymaniye Kütp. 3072 Velayet-name-i Otman Baba
[6] Akalın, agt, s.VII
[7] Akalın, agt, s.XII
[8] Akalın, agt, s.XXII
[9] Doğan Aksan, Her Yönüyle Dil, TDK yayını, Ankara, 1982, s.121
[10] Akalın, agt, s.XXII
[11] Dr.Şükrü Halûk Akalın, Saltuk-nâmedeki Ad Verme  Hadiseleri, III. Milli Türk Folkloru Kongresi, Konya, 1989
[12] Akalın, agt, s.XXIII
[13] Evliya Çelebi, Seyahat-nâme, İstanbul, 1314, c.I, sf.659
[14] Evliya Çelebi, Seyahat-nâme, aynı yer
[15] Evliya Çelebi, Seyahat-nâme, c.II, sf. 133 vd.
[16] Evliya Çelebi, Seyahat-nâme, c.II, sf. 137
[17] Evliya Çelebi, Seyahat-nâme, aynı yer
[18] İbni Batuta Seyahat-nâmesi, (Haz. İsmet Parmaksızoğlu), 1000 Temel eser Nu.59, İstanbul, 1971, s.102
[19] Yazıcıoğlu Ali, Tevârih-i Al-i Selçuk, Topkapı Sarayı kütüphanesi, Revan Köşkü bölümü no.1391, 233a
[20] Ahmed Tevhid, «Rum Selçukî Devletinin İnkırazı ile Teşekkül Eden Tavaif-I Mülûk’tan Karahisarî Sahib’de Sahib Ataoğulları», Tarih-i Osmani Encümeni Mecmuası, cüz 9, Ağustos, 1327, s.5
[21] Akalın, Saltuk-nâme I, s.26-27
[22] Akalın, Saltuk-nâme I, s.90
[23] Akalın, Saltuk-nâme II, s.68
[24] Akalın, Saltuk-nâme III, s.298
[25] Akalın, Saltuk-nâme III, s.301
[26] Akalın, Saltuk-nâme III, s.302
[27] Akalın, Saltuk-nâme III, s.299
[28] Akalın, Saltuk-nâme III, s.300
[29] Evliya Çelebi, Seyahat-nâme II, ss. 70-72
[30] Nazmi Sevgen, «Sarı Saltuk ve Aiyos Spiridon (3)», Tarih Konuşuyor dergisi,  S. 35, Aralık, 1966, s.2922
[31] Menakıb-ı Hacı Bektâş-ı Velî “Vilâyet-nâme”, Hazırlayan Abdülbâki Gölpınarlı, İnkılâp Kitabevi, İstanbul, 1990, s.47
[32] Prof.Dr. Yusuf Ziya Yörükân, Bir Fetva Münasebetiyle Fetva Müessesesi, Ebussuud Efendi ve Sarı Saltuk, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, C.I, S.2-3, Ankara, 1952, s.156
[33] Müjgân Cumbur, «Saltuk-nâme’nin Türk Milliyetçiliğindeki Yerine ve Üçüncü Nüshasına Dair», Milli Kültür dergisi, c.1, S.1, Ankara, Ocak 1977, ss. 52-55 
[34]  Sarı Saltuk’un çeşitli yerlerdeki türbe va makamlarıyla ilgili olarak yapılmış çalışmaları da burada anmak gerekir: F.W.Hasluck, Christianity and Islam Under the Sultans, c.II, Oxford, 1929, ss. 429-439; Ragıp Önen, «Bor’da Sarı Saltuk Türbesi (1-2)», Yeşil Bor gazetesi, yıl 1, S. 12-15; Nazmi Sevgen, « Sarı Saltuk ve Aiyos Spiridon (1-2-3-4)», Tarih Konuşuyor dergisi,  S. 33-34-35-36, Ekim 1966-Kasım 1966-Aralık 1966-Ocak 1967, ss.2729-3020; Machiel Kiel, «The Türbe of Sarı Saltık at Babadag-Dobrudja», Güneydoğu Avrupa Araştırmaları Dergisi, S. 6-7, İstanbul, 1977-1978, ss.205-225; Grace M. Smith, «Some Türbes/Maqams of Sarı Saltuq an Early Anatolian Turkish Gazi-Saint» Turcica, XIV, 1982, ss.216-225;  Nimetullah Hafız, «Yugoslavya’da Sarı Saltuk», Renkler, Kriterion yayın evi, Bükreş/Romanya, 1995, ss.212-217; Tacida Hafız, «Blagay’da Sarı Saltuk Türbesi», Renkler, Kriterion yayın evi, Bükreş/Romanya, 1995, ss.218-220
[35] Sarı Saltuk’un türbe ve makamları hakkında ayrıntılı bilginin yer aldığı «Anadolu ve Balkanlarda Sarı Saltuk» başlıklı yazımız Prof.Dr. A.Halûk Çay Armağanı’nda yayımlanacaktır.
[36] F.W.Hasluck, Christianity and Islam Under the Sultans, c.II, Oxford, 1929, ss. 429-439
[37] Ragıp Önen, «Bor’da Sarı Saltuk Türbesi (1-2)», Yeşil Bor gazetesi, yıl 1, S. 12-15
[38] Nazmi Sevgen, « Sarı Saltuk ve Aiyos Spiridon (1-2-3-4)», Tarih Konuşuyor dergisi,  S. 33-34-35-36, Ekim 1966-Kasım 1966-Aralık 1966-Ocak 1967, ss.2729-3020
[39] Machiel Kiel, «The Türbe of Sarı Saltık at Babadag-Dobrudja», Güneydoğu Avrupa Araştırmaları Dergisi, S. 6-7, İstanbul, 1977-1978, ss.205-225
[40] Grace M. Smith, «Some Türbes/Maqams of Sarı Saltuq an Early Anatolian Turkish Gazi-Saint» Turcica, XIV, 1982, ss.216-225
[41] Nimetullah Hafız, «Yugoslavya’da Sarı Saltuk», Renkler, Kriterion yayın evi, Bükreş/Romanya, 1995, ss.212-217
[42] Tacida Hafız, «Blagay’da Sarı Saltuk Türbesi», Renkler, Kriterion yayın evi, Bükreş/Romanya, 1995, ss.218-220
[43] Sevgen, agm, s.3018
[44] Sevgen, agm, s.3018
[45] Yurt Ansiklopedisi, c.4, İstanbul, 1982, s.2329
[46] Kaynak kişi: Sadık Özbağlar, Sarı Sadık Camii imamı, Diyarbakır.
[47] Kaynak kişi: Nevzat Tepe, üniversite mezunu, 32 yaşında, Diyarbakır.
[48] Kaynak kişi: Nevzat Tepe.
[49] Kaynak kişi: Sadık Özbağlar.
[50] Kaynak kişi: Sadık Özbağlar
[51] Sevgen, agm, s.3019
[52] Cumbur, agm, s.55
[53] Sevgen, agm, s.3020
[54] Kaynak kişi: Cevdet Hersekli, çiftçi, 68 yaşında, İznik.
[55] Zamanla aşınmış olan kitabenin daha iyi okunması için yazıların üzerine sürülen siyah boya 6. satırı okunamaz  hale getirmiştir. Bu yüzden 6. satırı okumamız mümkün olmadı.
[56] Kaynak kişi: Rasim Uçar, Rumelifeneri Köyü Kurtarma İstasyonu görevlisi, 54 yaşında.
[57] Kaynak kişi: Rasim Uçar.
[58] Sevgen, agm, s.3020
[59] Bu türbe ve Babadağ’daki Türkler hakkında daha fazla bilgi için bkz. Şükrü Halûk Akalın,«Romanya Türkleri ve Sarı Saltuk», Yesevî dergisi, yıl 2, S.24, İstanbul, Aralık 1995, ss.32-35
[60] Kaynak kişi: Arif Reyip, 64 yaşında, Babadağ kasabası, Romanya.
[61] Hasluck’un çift taraflı perestişgâhlar olarak adlandırdığı hem Müslümanların hem de Hıristiyanların ziyaret ettikleri bu yerlerle ilgili bilgi ve sebepleri için bkz. A. Yaşar Ocak, Türk Halk İnançların­da ve Edebiyatında Evliya Menkabeleri, Kültür ve Turizm Bakanlığı yayını, Ankara, 1984, s.12 vd. Özellikle 53, 55, 56, 58 numaralı dipnotlardaki açıklamalar ve kaynaklar  önemlidir.
[62] Kaynak kişi: Sıdıka Emriye, 87 yaşında, Babadağ kasabası, Romanya. Bu yüzyılın başlarında Hasluck da, Sarı Saltuk türbesinin hem Müslümanlar hem de Hıristiyanlar tarafından ziyaret edildiğini yazmıştı. Bkz. Hasluck, age, s.432
[63]  Kaynak kişi: Sabahat Dalip, 64 yaşında, Babadağ kasabası, Romanya.
[64] Şükrü Halûk Akalın, «Üzerlik», Karacaoğlan-Çukurova Halk Kültürü Sempozyumu, Bildiriler II, Adana, 1993, ss.247-260
[65] Bu görüş ve diğer görüşler için bkz. Nevzat Özkan, Gagavuz Türkçesi Grameri, TDK yayını, Ankara, 1996, ss.10-12
[66] Özkan, age, s.12
[67]Gagavuz sanatçısı S. Stamatoglu’nun Gaygauz adlı tarihî çizgi romanında Sarı Saltuk bir aziz olarak resmedilmiştir bkz. S.Stamatoglu, Gaygauz, Komrat, ss.12-13
[68] Hasluck’un çift taraflı perestişgâhlar olarak adlandırdığı hem Müslümanların hem de Hıristiyanların ziyaret ettikleri bu yerlerle ilgili bilgi ve sebepleri için bkz. A. Yaşar Ocak, Türk Halk İnançların­da ve Edebiyatında Evliya Menkabeleri, Kültür ve Turizm Bakanlığı yayını, Ankara, 1984, s.12 vd. Bu kitaptaki 53, 55, 56, 58 numaralı dipnotlardaki açıklamalar ve kaynaklar  özellikle önemlidir.
[69] Hasluck, age, s.583; Smith, agm, s.223
[70] Von Hahn’dan aktaran Hasluck, age, s.583
[71] Kaynak kişi: Ohri’de Abdülkadir Şeyh.
[72] Kaynak kişi: Abdülkadir Şeyh, Ohri, Makedonya.
[73] Sveti Naum’un hayatı ve manastırı hakkında daha ayrıntılı bilgi için şu kaynaklara bakılmalıdır: D.Koco, “Prouçavanja i Arheoloşka İstrazivanja Crkve Manastira Sv.Nauma”, Zbornik Arheoloşkog Muzeja, II, Skopje, 1958, ss.56-80; D.Koco, “Trikonhaine Crkve u Klimentovom Vremenu”, Slovenska Pismenost, Ohrid, 1966, ss.91-98; N.Celakoski, “Letopis Manastira Sv.Nauma”, Zbornik Naum Ohridski, Ohrid, 1985, ss.33-34; N.Cornikov Balabanov, The Cultural Monuments of the People’s Republic of Macedonia, Nova Makedoniya Press, Skopje, 1962, ss.219-220.
[74] A.Nikolovski, Monastery St.Naum Ohrid, Zagreb, 1991, s.6
[75] D.Koco, “Prouçavanja i Arheoloşka İstrazivanja Crkve Manastira Sv.Nauma”, Zbornik Arheoloşkog Muzeja, II, Skopje, 1958, ss.56-80;
[76] Hasluck II, age, s.583.
[77] Şemsettin Sami, Kâmûsu’l-a’lâm, C. IV, İstanbul, 1311, s. 2916
[78] Smith, age, s.223.
[79] A. Yaşar Ocak, Türk Halk İnançlarında ve Edebiyatında Evliya Menkabeleri, Kültür ve Turizm Bakanlığı yayını, Ankara, 1984, s.33
[80] Ocak, age, s.39
[81] Prof.Dr. M. Tayyib Okiç, Sarı Saltuk’a Ait Bir Fetva, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, C.I, S.1, Ankara, 1952, ss.48-58
[82] Okiç, agm, s.56
[83] Yörükân, agm, s.140 
[84] Prof.Dr. M.Tayyib Okiç, Bir Tenkidin Tenkidi, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, C.II, S.2,  Ankara, 1953,  ss.48-58
Sonraki Kayıt Önceki Kayıt Ana Sayfa